TARİHSEL-TOPLUMSAL OLARAK İLERİCİ BİR OLGU: “MODERN ZORUNLU GÖÇ”

Emek-gücünün dünya pazarında hareketi, başka sözcüklerle göçmen işçilik olgusu. çok yönlü irdelenmeyi ve tartışmayı gerektiren bir konu. Emek-gücünün uluslararası meta durumuna gelmesinin toplumsal-ekonomik nedenlerinden işçiler arasındaki rekabete, göçmen işçilerin geldikleri ülkelerle ilişkilerinden bulundukları ve bir parçasını oluşturdukları toplumla ilişkilerine, onların politik eğitimi ve politik örgütlenmesinden dünya sosyalist devrimi sürecinde taşıdığı anlam ve öneme kadar...

Emek-gücünün dünya pazarında hareketi, başka sözcüklerle göçmen işçilik olgusu, çok yönlü irdelenmeyi ve tartışmayı gerektiren bir konu. Emek-gücünün uluslararası meta durumuna gelmesinin toplumsal-ekonomik nedenlerinden işçiler arasındaki rekabete, göçmen işçilerin geldikleri ülkelerle ilişkilerinden bulundukları ve bir parçasını oluşturdukları toplumla ilişkilerine, onların politik eğitimi ve politik örgütlenmesinden dünya sosyalist devrimi sürecinde taşıdığı anlam ve öneme kadar.

Uluslararası işçi sınıfı hareketi ve dünya sosyalizmi uğruna mücadele açısından büyük önem taşıyan göçmen işçilik olgusunu bütün yönleriyle ve ayrıntılı olarak incelemek bu yazının çerçevesinin dışına çıkar. Bu nedenledir ki sorun, asıl olarak, göçmen işçilerin politik eğitimleri ve politik örgütlenmeleri bakımından ele alınacaktır.

Burada kendimizi kapitalizmde emek-gücü göçüyle sınırlamak durumundayız. Kapitalizm öncesi göç hareketleri konumuzun dışında kalıyor.

Kapitalizmin ortaya çıkış sürecinin aynı zamanda emek-gücünün meta durumuna geliş süreci olduğu biliniyor. Kapitalist üretimin diyalektiği emek-gücünü (işgücünü) "ulusal meta" olmaktan çıkardı, özellikle emperyalist-kapitalizm aşamasında, uluslararası meta durumuna dönüştürdü. Kapitalizm, ulusal pazarları tek bir dünya pazarına dönüştürmek yoluyla, yalnızca maddi ürünleri değil, kendi değerinden daha büyük bir değer yaratmaya yetenekli tek meta olan emek- gücünü de dünya pazarında dolaşıma soktu. Üretim güçlerinin nüfusa baskısı, Marx’ın kullandığı ifadeyle, modern zorunlu göçe neden oldu. Bir meta olarak emek- gücü, fiyatının, eş deyişle ücretin, dünya ortalamasının üstünde olduğu ulusal pazarlara doğru aktı. Anlaşılacağı gibi, uluslararası kapitalist ekonomik işbölümü ne oranda gelişirse, emek-gücü de o oranda uluslararası ölçekte meta olma niteliğini güçlendirir. Üretim güçlerinin ulusal sınırlara sığmayacak denli yüksek gelişme düzeyine ulaştığının göstergelerinden biridir bu. 

Marx, kapitalizm öncesi göç hareketleriyle kapitalizm dönemindeki göç hareketi yani modern göç üzerine şöyle yazar:

“Yunan'da ve Roma'da, antik çağın devletlerinde kolonilerin dönemsel olarak kurulması biçimini alan zorunlu göç, toplumsal örgütlenme zincirinin değişmez bir halkasını oluşturuyordu. Bu devletlerin tüm sistemi, Antikçağ uygarlığının varlığı tehlikeye atılmak istenmiyorsa, nüfusun aşılmaması gereken belirli bir sınırlaması üzerine kuruluydu. Bu niçin böyleydi? Çünkü doğal bilimlerin maddi üretime uygulanması bilinmiyordu. Uygar kalabilmek için pek kalabalık olmamak gerekti. Yoksa özgür vatandaşı köle durumuna getiren o ağır kol işlerine kurban gidilirdi. Üretici güç eksikliği, topluluğu belirli sayıda nüfusa bağımlı kılıyordu ve bu sayının sağladığı denge bozulmamalıydı. Bunun için biricik etkin araç, zorunlu göçtü

“Nüfusun üretici güçler üzerindeki aynı baskısı, geçmişte Asya yaylaları barbarlarını eski dünyayı işgal etmeye sürüklemişti. Olaylar farklı olmakla birlikte, neden aynı idi. Barbar kalabilmek için az sayıda olmak gerekiyordu. Bunlar otlakların halklarıydı, avcıydılar, savaşçıydılar, bugün Kuzey Amerika'nın Kızılderili kabilelerinde hâlâ olduğu gibi her birey, üretim tarzı için geniş alanlara muhtaç idi. İnsanların sayısı arttıkça, biri ötekinin üretim alanına tecavüz ediyordu. Onun için artan nüfus, eski ve yeni Avrupa’da halkların oluşmasının temellerini atan o serüvenli göçlere girişmek zorunda kalıyordu. Bugünün büyük zorunlu göçü artık hiç de aynı niteliği taşımıyor. Bugün fazla nüfus nedeni, üretici güçler eksikliği değildir, nüfusun eksilmesini zorunlu kılan ve açlık ya da göç yoluyla bu fazla nüfustan kurtulan üretici güçlerin büyümesidir. Üretici güç üzerine yük olan nüfus değil, nüfus üzerine yük olan üretici güçtür” (Zorunlu Göç, Kapitalizm Öncesi Ekonomi Biçimleri, s. 102-103).                      

xxx                                                                             

Modern zorunlu göçün dünya proletarya diktatörlüğü ve dünya sosyalizmi uğruna mücadele bakımından anlamı nedir? İyi midir, kötü müdür? Birçoğu tarafından garip karşılanabilecek bir soru. Yurtlarını terk etmek zorunda kalmış, sıla özlemi çeken, yaz tatilinin gelmesini dört gözle bekleyen insanlara sorulacak sorumudur bu, diye soranlar çıkacaktır. Milliyetçi bilincin ya da milliyetçi ideolojinin etkilerinin sordurduğu böylesi bir soruya karşın, bir komünistin, bir enternasyonalisttin bu soruya yanıtı "bütün sonuçlarıyla birlikte olmamakla birlikte iyidir" ya da “genel olarak iyidir” olacaktır, olmalıdır. Evet, modern zorunlu göçün genel olarak ilerici bir niteliği, ilerici bir anlamı vardır; çünkü, birçok ülkeden işçileri, özellikle ileri kapitalist ülkelerde, fabrikalarda, madenlerde, ulaştırma, haberleşme, vb. işletmelerde birleştirir. "Bütün ülkelerin işçileri, birleşin” şiarının gerçekleşmesinin özgün bir biçimidir bu.

Soruna ilişkin olarak Lenin’i okuyalım: 

“Kapitalizm ulusların göçü olgusunda özel bir biçime yol açmıştır. Hızla gelişen endüstriyel ülkeler, büyük ölçekli makine kullanarak ve geri ülkeleri dünya pazarından sürerek, ücretleri ortalama ücretin üstüne çıkarırlar ve böylece geri ülkelerden işçi çekerler. 

“Yüzbinlerce işçi böylece yüzbinlerce fersah yol kat eder. İleri kapitalizm onları zorla yörüngesine çeker, yaşadıkları ücra köşeden söküp dünya-tarihsel harekete katar ve güçlü, birleşik, uluslararası fabrika sahipleri sınıfıyla yüz yüze getirir. 

“İnsanları öz yurtlarını terk etmeye yalnızca aşırı yoksulluğun zorladığına, kapitalistlerin göçmen işçileri en utanmazca sömürdüklerine hiç kuşku yoktur. Fakat ancak gericiler ulusların bu modern göçünün ilerici anlamına gözlerini kapayabilirler. Kapitalizmin boyunduruğundan kurtuluş, kapitalizmin daha da gelişmesi ve bu temelde yürüyen sınıf savaşı olmaksızın olanaksızdır. Kapitalizm tüm dünya emekçi yığınlarını tam da bu savaşıma çekmekte, yerel yaşamın küflü, kokuşmuş alışkanlıklarını kırmakta, ulusal sınırları ve önyargıları kırmakta, tüm ülkelerden işçileri Amerika, Almanya vb. yerlerde dev fabrikalarda, madenlerde birleştirmektedir” (Toplu Yapıtlar, İngilizce basım, cilt 19, sayfa 154, aktaran Yabancı işçiler Sorunu -Yazılar-, İşçinin Sesi Yayınları). 

İşçi sınıfı hareketinin özünde uluslararası karakteri, işçi göçü ile daha da güçlenir. Dünya sosyalist devrimi ve dünya sosyalizmi uğruna mücadele ve proletarya enternasyonalizmi, daha önce tanık olunmadığı ölçüde, güç kazanır. Üretim güçlerinin -insan da bir üretim gücüdür- ulusal sınırları aşıp uluslararası üretim güçlerine, dünya ölçeğinde üretim güçlerine dönüşmeleri tarihsel olarak devasa bir ilerlemedir; dünya komünizmine doğru atılmış büyük bir adımdır. Kim ki bunun devasa önem taşıyan ilerici karakterini anlamıyor ve "zavallı göçmen işçiler" edebiyatı yapıyorsa ya gericidir ya da burjuva milliyetçi ideolojinin ciddi olarak etkisi altındadır. İşçi sınıfı hareketinin ve komünist hareketin özünde uluslararası olan karakterini anlamamış demektir. Unutulmamalıdır ki kapitalist üretimin uluslararası karakteri (bu üretim güçlerinin ve dolayısıyla üretim ilişkilerinin uluslararasılaştığı anlamına gelir) ve uluslararası ekonomik işbölümü ne oranda güçlenir ve genişlerse, dünya kapitalizminin çöküşü ve dünya komünizminin zaferi o ölçüde yakınlaşır. 

İnsanları toplumsal-politik çevrelerini (yurtlarını) terk etmeye zorlayan ekonomik nedenleri açıklamak, yürürlükte olan ekonomik sistemi eleştirmek ve teşhir etmek anti-kapitalist bir görevdir. Ancak işi ulusal dar görüşlülüğe, milliyetçiliğe vardırmamak gerek. Üretici güçlerin ulusal sınırları aşması nasıl ki ekonomik hareket yasalarının işleyişlerinin bir sonucu, bir zorunluluk ise, bu güçlerin öğelerinden olan emek-gücü sahiplerinin de ulusal sınırları aşması ve değişik uluslardan işçilerle kaynaşmaları da bir zorunluluktur. Üretim güçlerinin gelişmesini isteyip de devlet sınırlarını, şu bir zamanlar olmayan ve gelecekte de ortadan kalkacak olan sınırları, aşmalarına karşı çıkmak gericiliktir. Modern zorunlu göç, ulusal sınırları aşmış kapitalizme karşı uluslararası sınıf mücadelesinin, anti-kapitalist mücadelenin aynı fabrikalarda, madenlerde vb. yan yana çalışarak, aynı sendikalarda ve aynı komünist partilerinde ve diğer tür sınıf örgütlerinde birlikte örgütlenerek yürütülmesi olanağını yaratır.

Yalnızca dünya kapitalizmi koşullarında değil, dünya sosyalizmi koşullarında da emek-gücü hareketine karşı çıkmak gericiliktir. Dünya proletarya diktatörlüğü sisteminde komünist toplumun dünya ölçeğinde kuruluşu süreci "herkes kendi ülkesinde" sloganıyla ilerlemeyecektir. Dünya komünist toplumunun kuruluşu nerede gereksinim duyuyorsa, emek-gücü bilimsel bir ortak plan uyarınca, oraya aktarılacaktır. Yaşamsal öneme sahip bir farkla ki dünya sosyalizmi koşullarında emek-gücü meta karakterini yitirecektir. 

Bir meta olarak emek-gücünün dünya pazarında dolaşımının ilerici bir gelişme olduğu, değişik uluslardan proleterlerin enternasyonalist komünist eğitimi, örgütlenmesi ve mücadelesi için nesnel koşulların daha da olgunlaşmasından da anlaşılır olmalı. Modern zorunlu göç, değişik uluslardan işçilerin yalnızca tek tek ülkelerde Marksist-Leninist komünist partisi dahil olmak üzere ortak sınıf örgütlerinde birleşmeleri için nesnel koşulları hazırlamakla kalmaz, aynı zamanda bütün ülkelerin işçi sınıflarının dünya ölçeğinde komünist örgütlenmelerinin, dünya komünist partisinin kurulmasının nesnel ve öznel koşullarının olgunlaşma sürecini de hızlandırır. 

Burada, kısaca da olsa, göçmen işçilerin bulundukları ülkelerde toplum tarafından özümlenmeleri üzerinde duralım. Değişik uluslardan işçilerin kaynaşmaları ya da göçmen işçilerin, ulusal özelliklerini yitirerek bulundukları ülkelerdeki isçi sınıfı içinde -onlar zaten bu sınıfın organik bir parçasıdırlar- erimeleri, demokratik bir ortamda gerçekleşmesi koşuluyla, ilerici bir nitelik taşır. Aynen, demokratik bir ortamda, zorlamaya dayanmayan toplumsal-politik koşullarda bir ulusun diğer bir ulus tarafından asimilasyonu (özümlenmesi) gibi. Bu, bütün uluslardan işçilerin dünya ölçeğinde birleşik tek bir sınıf oluşturmaları yönünde, kapitalist sistem koşullarında ileriye doğrul atılmış bir adımdır. Komünistler, işçilerin ulusal özelliklerinin ne olursa olsun korunmasından yana olamazlar. Onlar, ulusların, ulusal sınırların, bütün uluslardan işçiler arasında var olan ulusal çitlerin ortadan kalkmasını savunurlar. Onun içindir ki zora dayanmaması koşuluyla asimilasyona karşı çıkmak, ne tür gerekçe ve niyetle olursa olsun, gericiliktir. Türkiye ve Kuzey Kürdistanlı komünistler, Türk ve Kürt işçilerinin ulusal özelliklerinin korunması için çalışmazlar, bunu görev edinmezler. Onlar, en çok, göçmen işçiler için kapitalizm koşullarında olanaklı olabilecek en geniş demokratik haklar isteminde bulunurlar. 

xxx                                                                 

Göçmen işçilerin, göçmen olmaktan kaynaklanan özgül sorunları ve özgül istemlerinin olduğu her türlü kuşkunun ötesindedir. Onların politik eğitim ve politik örgütlenme sorunları ele alınırken özgül sorunlar ve özgül istemler her zaman için hesaba katılmak zorundadırlar. Ne var ki bu sorunlar ve istemler, aynı devlet sınırları içinde bulunan bütün işçilerin sınıf mücadelesinin genel sorunları ve istemlerinden, genel çıkarlarından yalıtılarak ele alınamazlar; tam tersine onlara bağlı kılınmak zorundadırlar. Aksi bir tutum, bütün uluslardan işçilerin aynı devlet sınırları içinde tek ve bölünmez bir sınıf oluşturdukları gerçeğine karşı çıkmak olur ve işçi sınıfın genel çıkarlarına zarar verilmiş olunur. İşçiler arasında zaten var olan bölünme, güven eksikliği, rekabet, vb. gibi sınıfın mücadele ve örgütlenme yeteneklerinin özgürce gelişmesinin önündeki engeller güçlendirilir. 

Göçmen işçilerin politik eğitimleri ve politik örgütlenmeleri, özgül sorunlar ve özgül istemler temelinde yapılamaz. Batı-Avrupa’nın ileri kapitalist ülkelerinde sosyalist devrim programının demokratik istemleri arasında bulunması gereken istemler özel bir program durumuna getirilemezler. Öncelikle kavranması gereken odur ki göçmen işçiler, emek-güçlerini pazarladıkları ve yaşadıkları ülke sınırları içinde var olan işçilerle ulusal farklılıklara, devlet vatandaşlığı farklılıklarına karşın tek ve bölünmez bir sınıf oluştururlar. Onlar ayrı bir sınıf ya da toplumsal bir katman oluşturmazlar; bulundukları ülkedeki işçi sınıfın bir bölümünü oluştururlar, geldikleri ülkedeki sınıfın bir bölümünü değil.

Gerçi, örneğin Türkiye'den -bir devletin sınırlarını anlatmak için kullanıyorum bu ismi- gelen göçmen işçilerin büyük bir bölümü bakımından garip bir çelişki vardır. Batı-Avrupa'da işçi, Türkiye’de mülk sahibidir, küçük-burjuvadır. Eğer geri dönerse yaşamını işçi olarak sürdürmek niyetinde değildir. Ne var ki toplumsal konumun belirlenmesinde geçimin nasıl sağlandığı temel ölçüt olduğundan ve emek-gücünü satarak geçimini sağladığından toplumsal konum bakımından işçidir. Bu durum geri döndüklerinde geçimlerini işçi olarak sağlama düşüncesinde olmayan bugünün işçilerini, emek-güçlerini sattıkları ülkelerde sosyalizme kazanmanın anlam ve önemini anlatır sanırım. Bugünün sınıf kardeşinin yarının, en iyi olasılıkla, müttefiki olması istenmiyorsa bulunulan ülkede elden gelenin azamisi yapılmak zorundadır. 

Uzunca bir parantezden sonra devam edelim. Yukarıda açıklanan nesnel konumları nedeniyle, göçmen işçiler, bulundukları ülkelerde burjuvazi-proletarya çelişkisinin ikinci yönü içinde yer alırlar. Onlar anti-kapitalist mücadelenin ikincil unsurları ya da yedek güçleri değil, kapitalist burjuvaziye karşı ekonomik ve politik sınıf mücadelesinin öznesidirler, doğrudan yürütücüleridirler. 

Göçmen işçiler, uluslararası burjuvazinin öncelikle ulus ortaklığı olan bölüğüyle değil, emek-güçlerini sattıkları, sömürüldükleri, politik olarak kapitalist egemenlik altında tutuldukları ülke burjuvazisi ile hesaplaşmak zorundadırlar. Hele bu burjuvazi emperyalist burjuvazi ise, daha büyük bir anlam ve önem taşır bu hesaplaşma. Dünya gericiliğinin ana direğini “evinde” yıkmaktır söz konusu olan. Burada göçmen işçinin “kendi” burjuvazisi artık ulus ortaklığı olan burjuvazi değil, emek-gücünü satın alan, ama ulus ortaklığı olmayan burjuvazidir. Örneğin, Almanya’da çalışan bir Yunan işçinin “kendi” burjuvazisi Alman tekelci burjuvazisidir. Paradoks gibi görünür; ama değildir. Proletarya enternasyonalizminin gerekleri bakımından, göçmen işçiler, işte bu yeni “kendi” burjuvazisi ile hesaplaşmak durumundadırlar. Emperyalist zinciri bulundukları ülkelerde kırmak enternasyonalist görevi ile karşı karşıyadırlar. 

Göçmen işçilerin nesnel koşullarından anlaşılması gereken odur ki politik eğitim ve politik örgütlenme sorunları söz konusu olduğu sürece, geldikleri ülkedeki değil, bulundukları ülkedeki sınıf mücadelesinin gerekleri karşılanmak zorundadır. Örneğin, Türk ve Kürt uluslarından ve ulusal azınlıklardan Türkiyeli işçilerin politik eğitim ve politik örgütlenmeleri Türkiye devrimi gerekleri bakımından yapılamaz. Ne tür gerekçe ile olursa olsun ("geri dönecekler", vb.) onları geldikleri ülkenin işçi sınıfının bir bölümü olarak kabul etmek ve bu anlayışla onları eğitme ve örgütleme çalışması yapmak komünist-enternasyonalist bir çalışma değil, milliyetçi-bölücü bir çalışmadır. İşçi sınıfının bölünmüşlüğüne katkıda bulunmak, uluslararası kapitalizme yardımcı olmak demektir. Proleter enternasyonalist ruhtan yoksun böylesi milliyetçi bir politika en amansız eleştirileri hak eder. 

Unutulmaması gereken bir nokta da odur ki göçmen işçilerin ve onların özgül sorunları ve özgül istemlerinin varlığı, göçmen işçilerin geldikleri ülkenin komünistleri için yurtdışını başlı başına özel bir çalışma alanı olarak kabul etmeyi gerekli kılmaz. Ne özgül sorunlar ve özgül istemler ne de ulus ve devlet vatandaşlığı farkları göçmen işçilerin ayrı politik eğitimlerini ve politik örgütlenmelerini gerektirir. Belirli bir devletin sınırları içinde bütün işçiler sendikalardan komünist partisine kadar aynı sınıf örgütlerinde örgütlenmelidirler. “İşçilerin vatanı yoktur” şiarında iyi bir anlatımını bulan proletarya enternasyonalizmi ilkesi bunu emreder. 

Göçmen işçilerin politik eğitimleri ve politik örgütlenmeleri çalışmasında bir dizi güçlükle karşılaşılır. Marksizm-Leninizm biliminin ilkelerinin yol göstericiliğinde bu tür sorunların çözüm yolları bulunur. Yeter ki, milliyetçi etkiler aşılsın. Yeter ki, işin kolayına (!) kaçılmasın. 

Göçmen işçiler sorununda proleter enternasyonalist politika, onların ayrıldıkları ülke gerçekleri üzerine bilgilendirilmelerini ve oradaki işçilerle enternasyonalist dayanışmalarının örgütlenmesini ne küçümser ne de dıştalar. Bunları gerçekleştirmenin yolları vardır; ama bunlardan biri bölücü, küçük-burjuva milliyetçi politik çalışma olamaz.  

Göçmen işçiler arasında komünist politik kitle çalışması yapması gereken örgüt ilgili ülkedeki parti-öncesi komünist örgüt ya da komünist partisidir. Komünist parti ya da örgütlerin olmaması ya da göçmen işçileri örgütlemeye yanaşmamaları, onlar arasında ayrı komünist politik örgütlenmeyi haklı çıkarmaz. Gelinen ülkede devrimi örgütlemek ve yönetmekle yükümlü olan bir komünist parti ya da örgüt, “ne yapalım başka çare yok” kolaycılığıyla, örneğin, Türkiye'nin İstanbul’unda kitle çalışması yapar gibi, Almanya’nın Köln kentinde göçmen işçileri kendi dar anlamda örgütlerinde örgütlemeye çalışmaz. Varsayalım ki bütün uluslardan komünistler böylesi bir politikayı kabul ettiler. Şöyle bir durumla karşılaşırız: aynı fabrikada uluslara göre örgütlenmiş ayrı fabrika hücreleri, ayrı fabrika komiteleri ve uluslara göre bölünmüş görevler ve kitle çalışması. Yani tam ve korkunç bir bölünmüşlük! 

İlgili komünist parti ve örgütlerin eleştiri ve olumlu örnek ile doğru anlayışları benimsemelerine çalışmanın yanı sıra, göçmen işçilerin politik eğitimlerine ve politik örgütlenmelerine, asıl olarak bulunulan ülke devriminin programı temelinde, yardımcı olmak yurtdışı görevlerinden biri olarak kabul edilir. Çoğu kişiye gerçekleştirilmesi olanaksız gibi gelir bu; ama soruna milliyetçi-grupçu bir ruhla değil de, proleter enternasyonalist bir ruhla yaklaşıldığında öyle olmadığı görülür. Bunu gerçekleştirmek zordur; ama olanaksız değildir.

Bulunulan ülkelerde, “kaynak ülke” devrimi perspektifiyle göçmen işçiler arasında komünist politik kitle çalışması yapan ve göçmen işçilerden oluşan özel örgütlenme biçimleri gerçekleştirilebilir. Bunlar, göçmen işçileri sosyalist eğitim dernekleri, işçi kulüpleri, işçi dernekleri vb. biçimlerde örgütleyebilirler. Böylesi örgütlenmeler diğer uluslardan göçmen işçiler ve yerli işçilerle birlikte oluşturulmaya çalışılır. Böylece, yoksa, komünist hareketin örgütlenme koşulları olgunlaştırılmaya çalışılır; varsa, ilgisiz kalan ülke komünistleri göçmen işçiler arasında çalışmaya zorlanabilir. Burada vurgulamakta yarar var ki komünist örgüt ya da parti kurma görevi yalnızca ülke komünistlerinin ya da yerli işçilerin değil, göçmen işçilerin ve ülkede özel olarak görevli olan komünistlerin de görevidir. Tersi bir görüşün, işçi sınıfı hareketinin ve komünist hareketin özünde uluslararası olan karakteri ve proletarya enternasyonalizmi ile ilgisi yoktur. Diğer ülkelerden komünistlerin burada yardımcı bir rol üstlenmeleri bu anlayışla çelişkili değildir. 

Göçmen işçilerin politik eğitimleri ve politik örgütlenmeleri zordur. Ne var ki kapitalizme karşı mücadelede kolay olan bir iş de yoktur!

A. H. Yalaz
12 Şubat 1989