SEÇİMLER VE DEVRİMCİ YURTSEVER TAVIR

Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinde yaşanan kriz, Muhtıra, Anayasa Mahkemesi kararı ve sonuçta alınan seçim kararı ve bu eksende yaşanmakta olan politik gelişmeler, her kesimin gündeminde; güncel politik tutum ve davranışlarını etkilemektedir. Her kesim 22 Temmuz Seçimleri karşısındaki duruşunu, politikasını belirlemeye, politik olanak ve güçlerini harekete geçirmeye çalışıyor. Bu yönüyle Kürt halkı ve politik temsilcileri de sorunu her açıdan tartışıyor ve politikasını belirliyor.

Genelde seçimler, Kürdistan için, KUKM için ne anlam ifade ediyor? Bugüne kadar seçimlerde doğru bir çizgi izlendi mi? 22 Temmuz Seçimlerinde Devrimci yurtsever güçler, emekçi Kürt halkı nasıl bir tutum almalıdır? Kürt halkını ve onun mücadele değerlerini bu düzene bağlamak, bu düzenin bir parçası haline getirmek için çırpınan İmralı Partisine, onun seçim tavrına karşı devrimcilerin tavrı ne olmalıdır? Bu soruların yanıtlarını birçok yönüyle tartışmakta ve ikirciksiz bir biçimde ortaya koymakta büyük yarar var.

Kürdistan'da kurumlaştırılan siyasal sömürgeciliğin çok önemli özellikleri var. TC adına atılan her adım, gerçekleştirilen her kurumlaşma Kürtlerin inkarı ve imhası ile Kürdistan ülkesinin yok sayılması üzerine yapılmış, Kürdistan yok sayılarak, Türkiye'nin bir uzantısı, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri olarak tanımlanmış, her kurumlaşma ve ilişki de bu stratejik bakış açısına göre belirlenmiştir. Bu anlamda Türkiye'nin herhangi bir il ve ilçesinde olan her kurumun aynısı, idari ve politik yapının aynısı Kürdistan'a taşırılmıştır. Bu bir ve tek yapı sadece resmi, idari, siyasal yapıda değil, "sivil" alan ve kurumlar için de geçerlidir. Partiler, sendikalar, dernekler ve benzeri kurumlar... Böyle tekçi, merkezi ve bire bir aynı kurumlaşmanın gerçekleşmesi boşuna değildir; Kürtleri inkar ve imha, Kürdistan'ı adı ve ülke gerçekliği ile tarihten, bilinç ve bilinçaltlarından silme stratejisine oturuyor; bu, aslında sömürgeci inkar ve imha siteminin kendisidir!

Kuşkusuz bu kurumlaşmanın bütünü, tek tek her parçası ve ilişkisi Kürdistan açısından meşru değildir. İşgal ve sömürge sisteminin meşruiyetini kabul etmek mümkün değildir!

İnkar ve imha sitemini ve onun her bir parçasını ve ayrıntısını meşru görmek, bu meşruiyete onay vermek, bilerek veya bilemeyerek bu meşruiyetin bilinç ve bilinçaltlarında derinleşmesine hizmet edecek davranışlarda bulunmak, en hafif deyimle yurtseverliğe sırt çevirmekten başka bir şey değildir.

Kürdistan'daki her kurumlaşma gibi seçimler de meşru değildir, sömürgeci sistemin tamamlayıcı, onu meşrulaştırıcı, sömürgeci egemenliği gizleyici bir kurumudur. Aynı durum partiler, daha doğru bir değişle siyaset kurumu için de geçerlidir.

Öncelikle Türk siyaset kurumunun, onun bir parçası olan seçim ve partilerin bu konumunun, inkar ve imha sisteminin ayrılmaz birer unsurları olduğu gerçeğini bilmek ve bunu açıkça ortaya koymak gerekiyor. Seçimlerin Kürdistan ve UKM açısından gayrı-meşrululuğunu net, açık ve ikirciksiz bir biçimde ortaya koymadan ulusal kurtuluş, bağımsızlık ve özgürlük, kimlik mücadelesi konusunda ciddi, samimi ve tutarlı olmak mümkün değildir. Seçimler karşısında en başta göz önünde bulundurulması gereken birinci nokta budur! Bu, ilkesel bir yaklaşımdır ve hiçbir biçimde sulandırılmaya gelmez! Bununla birlikte Kürt halkının kendi kaderini tayın hakkını kayıtsız koşulsuz, net ve ikirciksiz savunmak da bu ilkesel yaklaşımı bütünleyen başka bir ilkesel yaklaşımdır. Aslında bu ikisi biri birini bütünleyen bir bütünün iki parçası niteliğindedir.

Bu ilkesel yaklaşım atlanarak söylenecek her söz, alınacak her tavır her şeyden önce "Kürdistanî" bir nitelik ve renk taşımaz. Eğer sömürgeci siyasal egemenliği meşrulaştıran, bu egemenliğin bilinçlerde bulanmasına yarayan bir davranış içine girerseniz, sizin diğer sömürgeci düzen partilerinden ve onların üyelerinden ne farkınız kalır?

TC, sadece genel anayasal, yasal, siyasal ve idari düzenlemelerle yetinmemiştir. Aynı zamanda bunu tamamlayan özel düzenlemeler ve politikalar geliştirmekten de geri durmamıştır. Kürt halkının bu yasal düzenleme ve kurumları devrimci tarzda aşma olasılıklarını, hatta kendi adına reformcu tarzda bile delmelerini önleyici anayasal ve yasal düzenlemeler getirmiştir. Yüzde onluk seçim barajı bu engellerden biridir. Yine bu son kriz döneminde birbirine olmadık laflar eden düzen partileri bağımsız adayların ortak listede yazılması konusunda tartışmasız birlikte hareket etmiş ve bağımsız adayların seçilmesini zorlaştırmışlardır.

Geçmişte SHP listelerinde seçilen DEP milletvekillerinin başına getirilenler de bilinmektedir. Kaldı ki bu milletvekillerin devrimci, sömürgeci sitemi cepheden karşılayan bir duruşları olmamasına rağmen sistem yine bastırıcı ve engelleyici davranmıştır. Örneğin L. Zana ve H. Dicle, Milletvekili andını Türkçe ve Kürtçe okudukları için, yanı kendi dilleriyle kendilerinin inkar sistemine bağlı kalacaklarını namus ve onurları üzerine yemin ettikleri için büyük bir saldırıya, meclis içi linç girişimine maruz kalmış, bu baskılar karşısında geri adım atmış ve "usulüne" göre milletvekili yeminini yeniden içmişlerdir. Ama buna rağmen linç kampanyası devam etmiş, hapse atılmalarına ve sonra bu düzene biat etmelerine rağmen düzen efendilerinin hıncını yatıştırmayı başaramamışlardır.

Konuyu dağıtmadan şunu anlatmak istiyoruz. Bu inkar ve imha siteminde Kürt adına hiçbir şeye yaşam hakkı tanınmadı, tanınmıyor. Teslimiyet, ihanet, itaat ve düzenin bir eklentisi olma yalvarışları sömürgeci sistemin yumuşamasını ve esnemesini getirmek şurada dursun, bu davranışlar, onların daha da pervasızlaşmasını tetikliyor. Kısacası seçimler karşısında doğru bir TC ve sömürgeci egemenlik bilincinin olması şart, yoksa ayaklar altına alınıp çiğnenmek, kaçınılmaz son olur!

Bu sistem, kendi kendini inkar edenlerin, bu düzenin içinde ve onun partileri aracılığıyla siyaset yapanların önüne engel dikmiyor. Bilindiği gibi 1940'lara kadar iradesi ve gücü kırılan, büyük ölçüde direniş dinamikleri, potansiyelleri ve olasılıkları dağıtılan Kürt egemen sınıflarının sömürgeci düzen partileri içinde siyaset yapmalarına olanak verilmiş, hatta çeşitli biçimlerde teşvik edilmişlerdir. Çünkü bu siyaset ilişkisi ve siyaset yapma tarzı sömürgeci sistemi meşrulaştırıyor, Kürt ve Kürdistan bilincini kafalardan ve yüreklerden siliyordu. Bir yandan da aşiretçi feodal yapı ve parçalanmışlık particilik biçiminde derinleştiriliyor ve sürdürülüyordu. Ancak emekçiler ve yoksullar adına devrimci radikal, bu düzenden her açıdan ve tam kopuşu öngören mücadelenin gelişmesi ve bunun Kürt halkının hemen hemen her kesimini etkisine alması sömürgeci sistemin yeni karşı-devrimci önlemler ve kurumlar geliştirmesini koşullamıştır!

Sömürgeci egemenliğin bir parçası olan ve meşru olmayan seçimlerin bu niteliğini ortaya koymak, hiçbir zaman göz ardı edilmemesi gereken ilkesel bir yaklaşımdır. Bu ilkesel yaklaşım, seçimlere katılma olanağını ortadan kaldırır mı? Ya da seçimler de ne yapmalı? Sadece anılan ilkesel duruşu tekrarlamak yeterli mi?
Kuşkusuz yeterli değildir. Güç ve olanaklara bağlı olarak bir çok taktik geliştirilebilir. Ancak bunların ayrıntısına girmek yerine genel bir çerçeve çizmekte yarar vardır. Satırbaşlıkları biçiminde özetlemek gerekirse;

Bir: Seçimlerin gayrı-meşruiyetini unutmadan ve göz ardı etmeden, hatta bu ilkesel duruşu en başta vurgulayarak, özellikle bunu temel ve vazgeçilmez bir koşul olarak görerek seçimlere katılabilir, aday gösterilebilir, bu adaylar için oy istenebilir. Bu seçimler meşru değildir; bu gayrı-meşruiyeti deşifre etmek, teşhir etmek, sömürgeci partilerin gayrı-meşruiyetini anlatmak için seçim sürecinden, onun olanaklarından yararlanarak anılan tavır geliştirilebilir. Bu, bir taktik yaklaşımdır. Bu taktik yaklaşım, sömürgeci egemenliğe, meclisine, partilere ve seçimlere ve bunların üzerinde şekillendiği resmi çizgiye cepheden tavır alma yaklaşımına oturan taktik bir yaklaşım...

İki: Seçime katılırken, aday belirlerken ve belirlenen adaylar için oy isterken, gözetilmesi gereken esas amaç, ille de Meclise girmek ve orada meclisin çizdiği sınırlar içinde siyaset yapmak olmamalıdır. Oy almanın ve seçilmenin başka devrimci amaçları olmalı ve onlara hizmet etmelidir. Kendi halkının oyu ile seçilmek, onun temel istemlerini temsil etmek, bunu her platformda göstermek daha önemli ve önemsenmesi gereken bir tutumdur. Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını savunmak ve olanaklar elveriyorsa seçimleri bu bağlamda bir referanduma çevirmek mümkündür!

Üç: Seçilen aday, TC yasalarına göre artık "Milletvekili" sayılır. Ondan Mecliste yemin etmesi istenir. Bu yemin, sömürgeci siteme, kendi halkının inkarını ve imhasını temel ve vazgeçilmez ilke sayan "Anayasal düzene" bağlılığı içeriyor. Bu, aslında kendi kendisini inkar etmek, kendisine verilen oylara ve onlara içerilen temel istemlere sırt çevirmek anlamına gelir. Yemin ile Kürdistanî kimlik bağdaşmaz. O nedenle anılan yemini reddetmek takınılması gereken tavır olmalıdır. Bu, düzeni cepheden karşılamanın da kaçınılmaz bir gereğidir! Bilindiği gibi Kuzey İrlanda'da Cumhuriyetçi adaylar da seçildiğinde "Majestelerinin Meclisine" gitmemiş ve "Majestelerine" bağlılık yemini etmemişlerdi...

Dört: Kendisini devrimci yurtsever aday olarak önerenlerin bağlı olması gereken temel ilke ve ölçüler bunlar olmalı ve bu adaylar da bunların bilincinde hareket etmelidirler. Bu duruşun, herhangi bir gerilla duruşundan ve yaşamından daha riskli ve tehlikelerle dolu olduğunu bilmek gerekiyor. Düzenin siyaset zemininde ve açık olarak bu devrimci duruşu sergilemenin bedeli az ağır olmayacaktır. Tutuklanma, hapis, işkence ve ölüm dahil her türlü tehlikenin kendisini beklediğini bilmek ve bunun bilinci ve ruhsal donanımına sahip olmak çok önemlidir. Bu bir devrimci yaşam tarzı ve duruştur; devrimci politika yapma tercihidir. Yoksa milletvekili seçilmek, önünde açılacak olanaklarla bu düzen içinde farklı yaşam tercihlerinde bulunmak başka bir şeydir, bunun devrimci bir yaşam olmayacağı da çok açıktır!

Bu genel çerçevenin bugünkü Kuzey Kürdistan somutunda somut-pratik bir karşılığı var mı?
Bu sorunun yanıtı kapsamlıdır ve bir sonraki yazımızda bu konuyu tartışmayı sürdüreceğiz. Ancak şu kadarını belirtmek gerekirse, bu sorunun kısa yanıtı "Hayır"dır! Nedenlerini açmaya çalışacağız. Ayrıca yukarda sorduğumuz, ama yanıtına sıra gelemeyen sorular var, bunların da yanıtını bir sonraki yazımızda vermeye çalışacağız. Kürdistan'da seçim pratiklerine, DEP'ten HADEP'e, oradan DTP'ye uzanan süreci ayrıntılı ele almak gerekir. O zaman devrimci yurtsever bakış ve duruşun pratik anlamı ve değeri daha bir yerli yerine oturur. 

İlk yazımızda Kürdistan açısından seçimlerin, partilerin herhangi bir meşruiyetlerinin olmadığını; seçimlerin gayrı-meşruiyeti ve Kürdistan halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkını savunma ekseninde seçimlere girilebileceğini, ancak seçim kazanan yurtsever adayların kendilerini inkâr eden Meclis yeminini etmemeleri ve Meclis çalışmalarına katılamamaları gerektiğini vurgulamıştık.

Devrimci yurtsever tavrın bu olduğunu belirtmiştik. Yine bugünkü verili koşullarda bu devrimci yaklaşımın pratik bir karşılığının olmadığını, çünkü Kürdistan devrimci dinamiklerinin teslimiyetçi ve düzen içi arayışların kontrolü altında olduğunu özetlemeye çalışmıştık.

Aslında bugüne kadar devrimci yurtsever bir seçim, Meclis ve yasal parti çizgisi izlenmedi. Bunun arka planını uzun uzadıya tartışmak mümkün, ancak biz kısa ve satır başlıklarını ortaya koymakla yetineceğiz.

Devrimci taktikler, ancak devrimci program ve stratejilerin varlığı ile geliştirilebilir. Eğer kafanızdaki program ve strateji bazı kırıntılar karşılığında düzene kabul edilmek ve onunla bütünleşmekse, kuşkusuz, izleyeceğiniz taktikler bu hedefe yönelik olur; geliştireceğiniz bütün araçlar bu amaca hizmet temelinde şekillendirilir. Ama amacınız ülkenizin bağımsızlığı ve halkınızın özgürlüğü ise düzen içi taktik hesaplar yapmanız düşünülemez, tersine attığınız her adım devrimci hedefinize dönük olur, ona hizmet eder...
PKK'ye, III. Kongre süreciyle birlikte bütün yönleriyle Öcalan tarafından el konulmuştur. Bu tarihten sonra Öcalan'ın yaptığı, ele geçirdiği parti iktidarını korumak, derinleştirmek, giderek bunu dokunulmaz bir "Kutsal"a dönüştürmek olmuştur. Aynı zamanda bu iktidar süreciyle birlikte partinin devrimci çizgisini de tasfiye etmek, her şeye ve kendisine rağmen ortaya çıkan devrimci değerleri ve devrimci etkileri kendi iktidarı için kullanmak ve düzen için tehlike boyutlarını sınırlandırmak, Öcalan için başka temel bir uğraş alanı olmuştur. Yine bunlarla birlikte devlete de "tek iktidar benim, ben de sizinle uzlaşmak istiyorum" mesajını göndermiştir. Bunun böyle olduğunu hatırlamak için 1988 yılında M. Ali Birand ile yapılan röportaja yeniden bakmak yeterlidir.  Fakat gelişmeler Öcalan'a rağmen Öcalan'ı aşan boyutlar kazanmıştır. Devrimci mücadele büyümüş, şehir serhildanlarıyla yeni bir aşamaya sıçramıştır. Öte yandan devlet, Öcalan'ın mesajlarını hiç bir zaman muhatap almamış, tersine bunları, ciddi bir zaaf, çözülmenin bir işareti olarak değerlendirmiştir.

Kurulan yasal partiler, HEP, DEP, HADEP ve en son DTP Kürtlerin temel haklarını yasal zeminde savunmak, bu konuda başı dik, ciddi ve tutarlı bir duruş sergilemek için değil, düzenle uzlaşma, daha doğrusu düzen tarafından kabul edilme amacına göre ele alınmış ve kullanılmıştır. Bu partilerin hemen hemen her düzeydeki yöneticileri de bu politik çizgiyeuygun, onun yasal temsilcisi rolüne soyunmuşlardır.

1991 Seçimlerinde SHP ile yapılan ittifak, Öcalan için düzene ulaşmanın, onunla ilişki geliştirmenin bir aracı olarak değerlendirilmiştir. Esas amaç bu olunca gösterilen adaylar da bu amaca uygun seçilmiştir. Milletvekili seçilen kadrolara bakıldığında içlerinde devrimci, sömürgeci düzene cepheden tavır alan ve yaşamını buna göre şekillendiren kadronun sayısı 1-2 kişiyi geçmez. Bunlar da sonradan erimiş ve diğerlerine benzemiştir. Listeler hazırlanırken yerel halk önderleri, bu mücadelenin ağır yükünü çekmiş emekçilerin düşüncelerine ve önerilerine başvurulmamış, adaylar tepeden ve vurguladığımız amaca uygun seçilmişlerdir. Kürt orta ve egemen sınıflarından seçilen unsurların düzene cepheden tavır alma gibi bir duruşları olmamıştır. Gerilla ile de karşı karşıya gelememeye özen göstermişlerdir. Çünkü esas güçlerini ondan aldıklarını biliyorlardı. Yani bir eli devrimci mücadelenin içinde, ama başları ve gövdeleriyle düzenin içinde olmuşlardır. SHP listelerinde yirminin üstünde seçilen DEP Milletvekilinin hangisi bu sitem ve onun temsilcileri karşısında "em küm" etmeden tutarlı, ciddi ve saygın bir duruş sergilemiştir? Meclisin yemin töreninde esas yazılı metindekileri okuyan ve sonra bunu Kürtçe tekrarlayan ve bu andı iki halkın kardeşliği için yaptıklarını söyleyen L. Zana ve H. Dicle, bu yarım yamalak tutumlarını bile sürdüremediler ve estirilen terör ile sinerek geri adım attılar. Bir de bunlar, "en radikalleri" olarak görülüyordu. Sonra bu sinik ve "kendilerini bile taşımaktan aciz", gerçekten hiçbir politik ciddiyetleri olmayan milletvekillerinden kimileri geldikleri düzen partilerine gitti, kimisi tutuklandı, kimisi yurtdışına kaçmak durumunda kaldı.

Devlet gerçekten tam bir terör estirdi. Bu terör bu kişilerin şahsından çok, Kürt halkını ve onun devrimci bağımsızlık mücadelesini hedefliyordu. Açık ki devlet, düzen içi arayışlara çok sert yanıt vermiş, hiçbir biçimde Küt ve Kürdistan adını çağrıştıracak hiçbir gelişmeye izin vermeme çizgisindeki karalılığını çok net olarak vurgulamıştır. 1991 DEP ve SHP ile yapılan seçim ittifakı, bununla devlete verilmek istenen mesaj ve bu mesajın ardındaki düzen içi çizgi iflas etmiştir. Özünde devrimci olan ve gerilla ve serhildan dinamikleriyle bunu pratik olarak kanıtlayan Kürdistan devrimci hareketi, ne yazık, yine kendi içindeki orta ve egemen sınıflardan kaynaklanan düzen içi anlayışlar tarafından engellenmiş, ortaya çıkardığı potansiyel ve olanaklar çarçur edilmiş, yanlış hedefler için kullanılmıştır. 1991 seçimlerinde izlenen çizgi ve sonuçları çok net olarak göstermiştir ki inkâr ve imha sitemi ile Kürdistan sorunu en geri noktalarıyla bile yan yana olamıyorlar. Kürdistan sorunu bu düzene sığmadığı gibi, TC de inkâr ve imha siteminde milim şaşma, esneme eğiliminde olmadığını sayısız kez göstermiştir. Dün de öyleydi,  bugün de öyle... "Ne mutlu Türküm diyene" demeyenlerin sürekli ve baş düşman ilen edilmesinin başka bir anlamı olabilir mi?

Kürt halkı ve onun en sıradan istemi bile bu düzene sığmıyor. Bu çok açık ve sayısız kez kanıtlandı. Peki, buna rağmen hala kendini bu düzene kabul ettirme çabalarını nasıl okumalı, nasıl anlamalı?

İmralı çizgisi de kısaca özetlemeye çalıştığımız düzen içi arayışın açık teslimiyet ve tasfiye çizgisine sıçramasıdır. Bu çizgi temelinde yapılan yasal parti çalışmaları, girilen seçimler, yapılan seçim ittifaklarının özü aynıdır. En yumuşak deyimle; kendini düzene kabul ettirmek, düzenle ilişkide bir köprübaşı yaratmak! Ama bunda başarılı olamadıkları gibi sürekli bastırılma operasyonlarına muhatap olmaktan kurtulamadılar!

Şimdi bağımsız adaylarla bu hedeflerini gerçekleştirmek istiyorlar. Ama bunun önünde devletin ciddi engellemeleri var. Bunlar anlaşılırdır. Peki, DTP eliyle izlenen seçim çizgisi Kürtler açısından bir anlam ifade ediyor mu? Bu sorunun yanıtını bir sonraki yazımızda tartışmaya çalışacağız. Ancak bitirmeden "eğer"li bir kurgudan söz etmemiz gerekir: Gerilla ve serhildan dinamikleriyle gelişen mücadele, yasal zeminde önemli bir çalışama olanağı yaratmıştı. Bu alan devimci hedefler doğrultusunda değerlendirilseydi, bu alan orta sınıf temsilcilerine değil, emekçi yerel önderlere bırakılsaydı, bunların inisiyatifi de köreltilmeseydi, parti, seçimler devrimci ölçüler ve ilkeler doğrultusunda değerlendirilseydi, bu alanda ortaya çıkan sonuç böyle mi olurdu? Kuşkusuz tarih, "eğerler", "keşkeler" ile yazılmıyor. Ama bu soruların yaşanan tarihi daha kapsamlı ve derinlemesine anlamak için epey bir zihin açıklığı yarattığına inanıyoruz.

Kısacası ‘90'li yıllardan sonra Kürdistan'da doğru devrimci bir yasal alan, yasal parti, seçimler politikası izlenmedi. Dolayısıyla bu alanda ortaya çıkan olanaklar, devrimci değerlerin tasfiyesinde kullanıldı, kullanılıyor...

Türkiye sayısız siyasal belirsizlik içinde 22 Temmuz Seçimlerine doğru yol alıyor. Seçimlerin yapılıp yapılmayacağı bile tartışma konusu... TC, Güney Kürdistan'a kapsamlı bir askeri işgal hareketi geliştirmenin hazırlıklarını yapıyor. Genelkurmaydan yapılan açıklamalardan, ordunun Güney Kürdistan ve iç iktidar konularında son derece kararlı olduğu, sonuna kadar gitme eğiliminde olduğu anlaşılıyor.

Hatta kimileri bu yaklaşımı, ABD ve AB'ye rağmen Türk ordusunun yeni bir doktrine yöneldiği biçiminde yorumluyor. Yapılan yorumlar ne olursa olsun, Türk ordusunun iç ve dış koşulları uygun ve elverişli hale getirir getirmez Güneye saldıracağı, her olayı ve gelişmeyi bu amaç için kullandığı, kullanacağı açıkça görülmektedir!

Türkiye özel savaş cephesinde bunlar olurken, İmralı Partisi ve onun "yasal" temsilcileri "Türkiye'ye sözümüz var" sloganıyla bağımsız adaylarla seçimlere hazırlanıyor. DTP "Eş başkanlarından" Aysel Tuğluk, Kürt halkının onurunu rencide eden, TC'nin resmi tezlerini en gerici ve ırkçı Türk milliyetçisinden daha geri bir noktada savunan bir yazıyı yayınlıyor. Gericiliğin, ırkçılığın, faşizmin, özel savaş saldırılarının en üst boyuta tırmandığı ve aynı zamanda dönekliğin - ihanetin bu kadar pervasızlaştığı bir dönemde seçimleri bütün bu gelişmelerden ayrı olarak ele almanın bir anlamı var mı?

Kuşkusuz hayır!

Var olan tablonun en kaba özeti şudur:

Bir: Türk Genelkurmayı, Güney Kürdistan'a saldırmak, Güneyi işgal etmek ve bugüne kadar elde edilen kazanımları bütünüyle yok etmek için hummalı bir seferberlik başlatmış bulunmaktadır. İç ve dış politikalarının odağında bu hedef var. Bu hedefi TC'nin varlığı ve geleceği için temel ve yaşamsal önemde görmektedirler.

İki: AKP hükümeti üzerinde kurdukları baskının en önemli boyutlarından biri de bu hedeftir. İçte ve dışta, iç ve dış politikada güçlü bir iktidarı, anılan çizgiyi savunabilecek kararlı bir iktidarı, bu hedefleri için zorunlu görmektedirler. Bu süreçte polisin yetkilerini artıran yasanın geçmesi bu çerçeveye oturuyor.

Üç: Bu dönemde bütün politik olayları olduğu gibi, meydana gelen eylemleri, asker kayıplarını da bu amaç için kullanmaktadırlar.

Dört: ABD ve AB, Güneye askeri bir müdahaleye karşı olduklarını açıklamışlardır. Özellikle ABD'ye rağmen böyle bir saldırıya başlayabilirler mi? Bu, önemli bir sorudur ve yanıtı tartışmaya açıktır.

Beş: Dersim'deki karakol baskından sonra sınıra tank ve top gibi ağır silahların kaydırıldığı haberleri gelmektedir. Yine Güneydeki dağların bombalandığı da duyurulan başka haberlerdir.

Bütün bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde savaş rüzgârlarının estirildiği, bir saldırı ve işgal hareketinin elinin kulağında olduğu söylenebilir. Bu koşullarda seçimlerin kaderinin de belirsizliğe gireceği öteden beri tartışılmaktadır.

Peki, bu ciddi gelişmeler yaşanırken "Kürt Cephesi" neler yapıyor?

Güney Kürdistan hükümeti ve liderleri, bir işgal hareketine karşı direneceklerini, sorunların diyalog yoluyla çözülmesi gerektiğini söylemektedirler. Bu çizgilerinde direnç gösterecekleri yönünde kararlı işaretler vermektedirler.

Öte yanda Kuzeyde Kürdistan ulusal hareketini ve potansiyelini ağırlıklı olarak kontrol eden İmralı Partisinin tutumu ilginçtir, ama şaşırtıcı değildir. "Yeniden çatışma" sürecinin neden başlatıldığı bilinmektedir. "Ateşkes" ilan etmişlerdi, ama çatışmaların yeniden başlayacağını, bu açıklamalarının hemen sonrasında Öcalan'ın ağzından duyurmuşlardı. Bir yandan da seçimlere hazırlanmaktadırlar. Bu bir çelişki mi? Görünürde "evet" denilebilir. Ancak sadece görünürde... Özünde ise çatışma ve seçimlere katılım birbirini tamamlıyor, her ikisi de aynı politik özden kaynağını alıyor. Bu öz şudur:

Kendisini devlete ve bu düzene kabul ettirmek!

Şiddet, savaş tek başına bir anlam ifade etmiyor. Şiddet ve savaş, politik bir hedefle, politik bir program ve stratejiyle bir anlam kazanır. Şimdi süren şiddet eylemlerinin Kürtler ve Kürdistan açısından politik bir hedefi, politik bir programı ve stratejisi var mı? Kürtlerin bağımsızlığı, özgürlüğü, özerkliği gibi bir hedefi var mı? Peki, açıklanan hedefler nedir? "Barış istiyoruz, silahlarımızı bırakmak istiyoruz. Buna karşılık af edilmek, yasal olarak siyaset yapmak istiyoruz." Evet, bu sözlerden başka bir hedef duyan, okuyan var mı? Kendini düzene ve özel savaş aygıtına belli kırıntılar karşılığında kabul ettirmek için kan dökmek bir cinayet değilse nedir? En az bunun kadar önemli olan başka bir şey var:

Duruşun ve şiddet pratiğinle Kürdistan ve halk için ciddi bir şey istemiyorsun, ama bu duruşun ve eylemlerinle özel savaş aygıtına iç ve dış politikada, Güneye karşı stratejisini hayata geçirmede zemin sunuyorsan, bunun adı nedir? Açık ki, nesnel olarak hiçbir Kürdistanî talebi olmayan şiddet eylemlerinin düşmanın değirmenine su taşıdığı çok açıktır!

Öte yanda "Türkiye'ye sözümüz var" sloganıyla seçimlere hazırlanıyorlar. Türkiye'ye ne sözü var? Misak-ı Milli sınırları içinde görülen Güney Kürdistan'ı TC'ye peşkeş sözü mü? Kürtlerin var olan ulusal ve toplumsal bilinçlerini katletme operasyonunu sonuna kadar götürme sözü mü? Verilen sözün özü ve ana çerçevesi, Aysel Tuğluk'un Radikal gazetesinde yayınlanan iğrenç ve utanç belgesi yazısı mı?

Adayların çoğu için "sağ, feodal, aileci ve aşiretçi dengelerin etkili olduğu" (Nurettin Demirtaş, DTP Genel Başkan Yardımcısı, 5 Haziran 2007 Y. Özgür politika) değerlendirmesi kendileri tarafından yapılmaktadır. Adayların bu konumu ile DTP'nin Kürt orta ve egemen sınıfların partisi olma ve örgütlü olarak bu düzen içinde yer edinme çizgisinin doğal bir sonucudur. Bunların düzen tarafından kabul görmek, bu kabul karşısında Kürt devrimci dinamiklerini tasfiye etmek dışında bir söz ve pratikleri olacak mı? Elbette kendilerini düzene kabul ettirmenin kendilerine, ailelerine kazandıracağı önemli rantlar var. Bu kısa özetin şimdilik yeterli olduğunu düşünüyoruz. Ancak tamamlamadan şunu da belirtmek gerekiyor: Reformist, düzen içi sol temsilcilerinin bu çizgiye yamanması, kendi kişilikleri ve politik duruşları için tam bir ayna işlevi görmüştür. Yani "kapak - tencere" meselesi... Umarız hayrını görürler... Bu duruşlarıyla "Parlamentarizm" gibi politik bir hedeften bile uzak olduklarını, bireysel ve küçük grup hesaplarının önde olduğunu kanıtlamış oluyorlar...

Üç bölüm halinde yayınladığımız yazıların genel bir toparlamasını yapmak gerekirse;

Bir: Seçimler, düzen partileri, Meclis ve hükümet, yani Türk siyaset kurumu, Kürdistan açısından meşru değildir. Anılan kurum, Kürdistan için inkâr ve imha sistemini meşrulaştırma aracıdır. Seçimlerin ve onun da içinde bulunduğu Türk siyaset kurumunun bu niteliklerini reddetmeden seçimlere katılmak, ulusal kurutuluş ve yurtseverlik bilincine büyük bir darbe anlamına gelmektedir.

İki: Seçimlere bağımsız adaylarla katılabilir, ama bu katılımın ekseninde seçimlerin gayrı meşruiyetinin vurgulanması ve Kürt halkının kendi kaderini özgürce belirleme hakkı ilkesi olmak durumundadır. Bu ekseni tamamlayan başka bir unsur ise Meclis yeminini etmemek ve Meclis çalışmalarını yürütmemektir. Tabii bunu bugünden taahhüt etmek bir zorunluluk olmaktadır...

Üç: Daha önceleri politik olarak iğdiş edilmiş Kürt egemen sınıfları bireysel, ailesel ve aşiretsel çıkarları gereği düzen partileri içinde yer alır ve kendi çıkarlarını öyle savunmaya çalışırlardı. Bunların bir Kürt sorunları ve bu temelden beslenen talepleri yoktu. Bugün ise Kürt egemen ve orta sınıflarının önemli bir bölümü, düzen içinde kendi kimlik kırıntılarıyla ve örgütlü olarak yer almak istiyorlar. Ortak kabulleri yine aynıdır. Cumhuriyetin temellerini savunmak, ama bu bağlam içinde eğreti de olsa bazı kırıntıların kabulünü de gerekli görmektedirler. İmralı Partisi ve DTP'nin duruşu ve durumu budur! Bu işin bir boyutu ve eksenlerinden biri, ama yaptıkları bundan öte bir şeydir. Kürdistan devrim dinamiklerini tasfiye etmek, devrimci yurtsever bilinci katletmek, devletin resmi tezlerini yeniden Kürt halkına yedirmek! Bundan dolayı DTP ve gösterdiği bağımsız adaylara oy vermek, tasfiyeciliğe, İmralı tezlerine, dolaysıyla resmi çizgiye oy vermekten başka bir şey değildir! Bu kadar eğilip bükülmelerine, yalvarmalarına rağmen TC'nin tavrı ise bastırmak, cezalandırmak ve aşağılamaktan başka bir şey değildir. Bunlar elbette Kürt halkı adına yapılıyor. Kürt halkı bu kadar aşağılanmayı sinesine çekecek mi? Bütün bunlara "müstahak" mı?

Devrimci yurtsever tavır, bir yandan seçimlerin gayrı meşruiyetini, TC'nin inkâr ve imha sitemini teşhir etmek olmalı; bir yandan da İmralı tasfiyeciliğinin her yansımasını ve uzantısını halkımıza göstermek olmalıdır. Halkı boş vaatlerle kandıranlara karşı gerçek kurtuluş yolunu göstermek de devrimci yurtsever duruşun belkemiğini oluşturmaktadır!

M. Can Yüce
5 Haziran 2007