BİR TASLAK ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL DÜŞÜNCELER

Teori ve Politika dergisinin onuncu yıl değerlendirmesini konu alan “Geçmiş, Misyon Gelecek, Ezilenlerin Marksizmi için teori ve politika” başlıklı yazıyı ilgiyle okudum. Yazı, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı’na ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Teori ve Politika, Taslak olmadan eksik değerlendirilmek zorundadır.

Teori ve Politika dergisinin onuncu yıl değerlendirmesini konu alan “Geçmiş, Misyon Gelecek, Ezilenlerin Marksizmi için teori ve politika” başlıklı yazıyı ilgiyle okudum. Yazı, Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı’na ilişkin olarak şu değerlendirmeyi yapıyor: “Teori ve Politika, Taslak olmadan eksik değerlendirilmek zorundadır. Taslak, Teori ve Politika’nın varlığını içinde ve rehberliğiyle oluşturduğu gerçek bir çerçevedir. Taslağın bizim pratiğimizde gördüğü rol, tutarlı ve iyi düşünülmüş, etraflı bir temel metnin bir hareket tarzının menziline gidişi için ne kadar yaşamsal bir role sahip olduğunu bizim hayatımızda günü gününe gösterdi. Bu on yılda, her sıkıştığımız anda Taslağa başvurduk. ...Taslakta ortaya konulan görüşler, en başta tutarlık testinden çok farklı düzlemlerde ve çok sayıda olayda başarıyla geçtiği için biz bugün varolabiliyoruz...” Taslağa verilen önem ve biçilen değer ortada.

Bundan on yıl önce sözü edilen Taslağın “bütünsel olmayan” bir eleştirisini Bir Taslak Üzerine Bazı Eleştirel Düşünceler başlığını taşıyan bir yazıda yapmıştım. Ne var ki, bu yazıya, teoriye çok önem verme ve geçmişi aşma savından olan Teori ve Politika çevresinden hiçbir karşılık gelmedi.

Geride kalan on yılda bu yazıyı birkaç kez okudum. Her okuduğumda Taslağın birçok yönüyle kapsamlı olarak eleştirilmesi gerektiği düşüncesi daha da güçlendi. Onuncu yıl değerlendirmesi bu düşüncemin ne denli yerinde olduğunu bir kez daha gösterdi. Teori ve Politika çevresi, özgüyle söz edilen on yılda ideolojik olarak ileri gitmek bir yana daha da gerilemiştir. Örneğin, Taslağı belirleyen noktalardan ikisi “Marksizm-Leninizm” ve “proletarya diktatörlüğü” kavramlarının kullanılmıyor olmasıydı; ama işçi sınıfına dayanan sosyalizm anlayışı terkedilmiş değildi. Teori ve Politika çevresi bu anlayışı terk etti ve yerine ezilenlere dayanan sosyalizm anlayışını koydu. Marksizm de ezilenlerin Marksizmi olmuştu artık! Taslağın eleştirisini bir kez daha okudum ve Teori ve Politika çevresinin onuncu yıl değerlendirmesinin eleştirisini yapmak yerine onu olduğu gibi yayınlanmayı, en azından şimdilik, yeterli buldum. Ezilenlerin Marksizm’i ve ezilenlere dayanan sosyalizm anlayışının ayrı bir eleştirisinin yapılmasının gereğini de unutmaksızın. Onu “Marksizm-Leninizm alanında” tutabilmek için Teori ve Politika çevresinin revizyonist görüşlerine karşı ısrarlı bir ideolojik savaşım yürütmenin zorunlu.olduğunu da.

Yukarıda yazılanlar Teori ve Politika çevresinin yalnızca olumsuzluklarla anılması gerektiği anlamına gelmiyor. Teori ve Politika dergisinin düzenli bir okuru olmasam da, içeriklerine katılayım ya da katılmayayım, okuduğum yazıları ilgiyle ve birçok kez zevk alarak okudum. Okuduğum yazıların kaynak araştırmasının ve yorucu bir çalışmanın ürünleri olduğu anlaşılıyordu. Sınırlı bilgilerin sürekli olarak yinelendiği yazılar değil. Örneğin, felsefe sorunlarının, 1970’lerden bu yana, bu denli genişlikte ve derinlikte ele alındığı bir dönem olmadı. Teori ve Politika, kimi felsefi sorunların, örneğin, özne sorunu, en azından devrimci hareket içinde, bildiğim kadarıyla, ya ilk kez ya da daha ayrıntılı olmak üzere ilgi alanına alınmasına ve tartışılmasına katkı yaptı. Özcesi, Teori ve Politika’nın düşün ve tartışma yaşamına yaptığı katkı görmezlikten gelinemez.

Bir Taslak Üzerine Bazı Eleştirel Düşünceler başlıklı yazımın son üç tümcesi şöyledir:

“ ... Yukarıdaki çağrı ve önerilerin komünist ve demokrat devrimci örgütlerde ve çevrelerde yankı bulacağını sanmıyorum. Bulmaması da dileğimdir. Taslağı yazan arkadaşlara onu eleştirel bir gözle gözden geçirmelerini önermek isterim.”

Geride kalan on yılda öngörüm ve dileğim gerçekleşti. Önerim ise gereken ilgiyi görmedi. Gelinen noktada, bana, önerimi yinelemenin yanı sıra, eleştirilerle onun desteklemek düşüyor.

Ocak 2006



BİR TASLAK ÜZERİNE BAZI ELEŞTİREL DÜŞÜNCELER (A.H.Yalaz)

Nisan 1993 tarihli "Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı"nı okurken birçok "evet", "genel olarak doğru" vb. kenar notları düşmüş olmama karşın, Taslağın içerdiği düşünce ve önerilerin "bütünsel marksist oluşum yolunda" fazla bir mesafe almayı olanaklı kılabilecek özellikler taşımadıklarını belirtmeliyim. Taslak, iç ve uluslararası marksist hareketin birçok sorununa işaret ediyor. Birçok yanlışı, eksikliği vb. eleştiri konusu yapıyor.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan komünist hareketi söz konusu olduğunda, yanlış ya da eksik eleştiriler de yöneltiyor. Sıkça mirasyedi gibi davranıyor. Politik hovardalık yapıyor. Küçümseyici, hatta aşağılayıcı nitelemeler ve ifadeler bolca kullanılıyor. Alçakgönüllü görünme çabasına rağmen, özel olarak anmak gerekirse, komünist hareketin geçmişini ve özel olarak teorik birikimini küçümseme bağlamında kendini beğenmişliği gizleyemiyor. (Alçakgönüllü olmak iddialı olmakla çelişmez.) Taslak yazarları, büyük değer biçtikleri bugünkü bilince, belki de büyük ölçüde, o tepeden baktıkları komünist hareket, özel olarak içinden çıkıp geldikleri örgüt içinde varıldığını; teorik donanımlarını, belki de asıl olarak, koptukları örgütte edindiklerini unutmuşa benziyorlar. Marksizm-Leninizm'i devrimci eleştirel olarak kullanma ile küçümseme, hatta aşağılamayı birbirine karıştırıyorlar. Eleştiride yapıcı olma konusunda titiz davranmıyorlar. İticiler. Bir düşünce ne denli doğru olursa olsun onun sunulma biçiminin, özellikle içinden geçmekte olduğumuz gibi hassas dönemlerde, büyük önem taşıdığını, hatta gereken ilgiyi çekme bakımından belirleyici olabileceğini unutmuş görünüyorlar.

Taslak yazarları, sosyalizm güçlerini genişletme vb. adına, proletarya diktatörlüğü ilkesinde olduğu gibi, Marksizm-Leninizm'in temel ilkelerini yadsıyan; sosyalizmin dünya ölçeğinde uğradığı geçici yenilgi ve olumsuz deneyimleri çok sayıda "sosyalist güç" keşfederek telafi etmeye çalışan eğilimin temsilcileri arasında yerlerini alıyorlar. (2)

Taslak yazarlarının ideolojik-politik kimlikleri hakkında henüz somut bir değerlendirme yapmış değilim. Ancak, Taslak iyimser olmamı son derece güçleştiriyor.

Taslağın içerdiği eleştiri konusu yapılabilecek bütün görüşleri ele almış değilim. Yani bütünsel bir Taslak eleştirisi sunmuyorum okura.

Taslak'ta özellikle dikkat çeken üç nokta Marksizm-Leninizm ve proletarya diktatörlüğü kavramlarının kullanılmamış olması ve "komünist kimdir?" sorusuna yanıt verilmemiş olmasıdır.

"Komünist kimdir?"


Taslak, "marksist (marksist-leninist,komünist) kimdir" sorusunu sormuyor ve dolayısıyla yanıt vermiyor. "Marksizmin genel alanı" kavramı yardımıyla, yanıtlanması, en azından teorik olarak, zor olmayan bu sorundan kaçınıyor. Taslağın vurgulamaya özen gösterdiği gibi, uluslararası komünist harekette ve marksist olma savındaki çevrelerde dünya ve ulusal ölçeklerde bir ayrışma yaşandığı bir gerçek. Son derece önemli ve ilginç bir dönemden geçildiğine kuşku yok. Ancak, bu, "komünist kimdir?" sorusunu açık bırakmayı haklı çıkaramaz. Lenin'in "Devlet ve Devrim"de özlü olarak açıkladığı gibi, "... Yalnızca sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten biri marksisttir. Marksist ile sıradan küçük (aynı zamanda büyük) burjuva arasındaki en derin ayrımı oluşturan budur. Marksizmin gerçek kabulü ve kavranışının üzerinde denenmesi gereken denektaşı budur..." (Lenin, Seçme Yapıtlar, İngilizce, s.310-311)

Lenin'in tanımı içeriyor olmakla birlikte, özel olarak vurgulamak isterim ki, proletarya diktatörlüğünün kabulüne pratik çalışmasında (propaganda, ajitasyon, örgütlenme, vb.) uygun davranan kişi, örgüt, çevre vb. komünist sıfatına layıktır. Proletarya diktatörlüğünün kabulü sözde kalmamalı. İnsanlar kendileri hakkında ne söylediklerine göre değil, Lenin'in "Ne Yapmalı?" da belirttiği gibi, "eylemleriyle ve gerçekte savundukları şeylerle değerlendir"mek gerek. Proletarya diktatörlüğü ilkesi söz konusu olduğunda uzlaşmaya yer yoktur. Marks'ın aşağıdaki satırları bu kavram ve ilkenin taşıdığı önemi gereğince vurguluyor:

"... Ve bana gelince, modern toplumdaki sınıfların ya da bunlar arasındaki savaşımın varlığını keşfetmiş olma onuru bana ait değildir. Burjuva tarihçileri bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, burjuva iktisatçılar da sınıfların ekonomik anatomisini benden çok önce açıklamışlardır. Benim yeni olarak yaptığım 1) Sınıfların varlığının ancak üretimin gelişimindeki belirli tarihsel evrelere bağlı olduğunu; 2) Sınıf savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne vardığını; 3) Bu diktatörlüğün kendisinin bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız bir topluma geçişten başka bir şey olmadığını tanıtlamak olmuştur. ..."(Marx'tan New York'taki J.Weydemeyer'e mektup, 5 Mart 1852, Marx- Engels Seçme Yapıtlar, Sol Yayınları, c.1, s.637)

Proletarya diktatörlüğü kavramı işte böylesine can alıcı bir önem taşıyor. Ne var ki, Taslak bu kavramı kullanmıyor. Proletarya diktatörlüğü ilkesini, anlaşılan, en azından, Marksizm’ in genel alanında görmek istediklerini olabildiğince geniş tutabilmek için yok sayıyor. Belki de "sekter" olmak istemiyor.Bu tutumun oportünist olduğunu eklemek bile fazla.

TKP/ML(B)'nin parti teorisini eleştirdiğim bir yazıda (4 Nisan 1987) "Komünist kimdir?" sorusuna ilişkin olarak şunları yazmıştım:

"Komünist olmanın kriteri, komünist hareketin gelişme aşamalarına, gelişme aşamalarının özelliklerine ve görevlerine göre değişmez; somut koşullara göre değişmez. Değişeceğini kabul etmek, Marksizm-Leninizm’in devrimci özünün de değişeceğini kabul etmek demektir. Bu özü proletarya devrimi ve proletarya diktatörlüğü öğretisi olarak açıklayabiliriz.

"Komünist, proletarya diktatörlüğü ilkesini kabul eden ve pratik çalışmasında bu kabule uygun davranandır. Sosyalizmi kurmak ve komünist topluma (komünist toplumun üst aşamasına) ulaşmanın koşullarını hazırlamak isteyen ve bunun için çalışan komünisttir. Bunlar için de olmazsa olmaz koşul proletarya diktatörlüğüdür. ...

"Lenin, 'Komünist Enternasyonalin İkinci Kongresinin Temel Görevleri Üzerine Tezler'de Komintern'in temel ilkelerinin proletarya diktatörlüğü ve sovyet iktidarı ilkeleri olduğunu yazar. Yine Lenin, "Komünist Enternasyonalin Üçüncü Kongresinde Komünist Enternasyonal Taktiklerini Savunma Konuşması"nda proletarya diktatörlüğünün kurulması ve devlet zorunun kullanılmasının komünizmin ilkeleri olduğunu belirtir. ...

"... Marksizm'in/Marksizm-Leninizm'in devrimci özü dönemlere göre değişmez. Sorun devrimci öze uygun davranılıp davranılmadığının denetlenmesidir. Şunun ya da bunun teorisi ve pratiği bu devrimci öze göre sorgulanır. Yoksa,sorun, bu devrimci özü savunmanın içeriğinin koşullara göre somut olarak açıklanması, doldurulması değildir. Bilimsel komünizmin devrimci özünün savunulması dönemlere göre yeniden açıklanmayı, vb. gerektirmez. Yazdıklarım "bunlar son derece genel şeylerdir, vb." itirazlarla karşılanmayacak denli açık seçik, ve, evet öyle nitelemek isterseniz, somuttur. Yapılması gereken teoriyi ve pratiği denektaşına vurmaktır. Sorgularken ve denetlerken teoriye bakılır. Ancak yetmez bu. Pratiğe de bakılır. Teori-pratik diyalektiği bakımından yapılır sorgulama ve denetleme. Yapılan propagandanın ve ajitasyonun içeriği denetlenir. Örgütlenme anlayışı ve pratiği denetlenir. Pratik çalışmasının içeriği bakımından böylesi bir sorgulama devrimci öz bakımından negatif çıkarsa ilgili kişi, kuruluş, vb. "komünist değildir" sonucuna varılmış olur. Politikada değerlendirme yaparken asıl dikkat edilmesi gereken, asıl denetlenmesi gereken kişilerin, kuruluşların ne söyledikleri değil, ne yaptıklarıdır. Teori ile pratiğin uyumlu olması gerekir.

"Marksizm'in ya da Marksizm-Leninizm'in güncel kıstasları olmaz. M-L bir bilimdir, onun sağlam bir özü vardır; ve bu öz, o özün ortaya çıkmasının maddi koşulları değişmeden değişmez. Bu öze uygun propaganda ve ajitasyon yapan, eyleminin içeriği bu öze uygun düşen, yani komünist içerikli propaganda ve ajitasyon yapan komünisttir. ...

"Bir kişinin ya da kuruluşun komünist olup olmadığını denetlemek için kullanılabilecek noktaları (isterseniz bunlara proletarya diktatörlüğünü teoride kabul etme ve pratikte ona uygun davranma kriterinin içeriğinin doldurulması deyiniz) genel çizgileriyle belirtmek gerekirse:
  • İnsanın insan tarafından sömürülmesine karşı olmak, bu sömürüye son verme isteği ve amacında olmak;
  • Bu sömürünün nedeni olan üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete ve kolektif kapitalist mülkiyete (kapitalist devlet mülkiyeti) son verme düşüncesinde olmak ve bunun için çalışmak;
  • İşbölümüne kölece bağlılığa son vermeyi kabul etmek;
  • Sömürüye ve işbölümüne son vermek için işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesinin (proletarya diktatörlüğü) zorunluluğunu kabul etmek;
  • Üçüncü ve dördüncü ile ilişki içinde, sınıfların varolmasına dayanan devletin ortadan kalkması için çalışmak;
  • Sınıfların ortadan kaldırılmasını amaçlamak ve bunun maddi ve manevi koşullarını hazırlama amaç ve çabasında olmak;
  • Yeni bir insan,komünist bir insan yaratma amaç ve çabasında olmak;
  • Bütün bu amaçları gerçekleştirmek için yol gösterici bilim olarak Marksizm-Leninizm'i kabul etmek; bunu propagandada, ajitasyonda ve örgütlenmede kanıtlamak;
  • Sömürüyü, işbölümünü, sınıfları ve devleti ortadan kaldırmak için en devrimci son sınıf olan proletaryanın devlet iktidarını ele geçirmesi ve bu iktidarı yukarıda sayılanları gerçekleştirmek için kullanmasını kabul etmeyen ve pratik çalışmasında buna uygun davranmaya kişi komünist toplum için çalışamaz."

Özellikle ve güçlü olarak vurgulamak isterim ki, burjuva düzeni tasfiye etmek anlamında devrimci olmayan marksist (marksist-leninist, komünist, bilimsel sosyalist) OLAMAZ. Bilimsel sosyalist olmaksızın, sözcüğün genel anlamında devrimci olmak olanaklıdır; ama tersi olanaklı değildir. Bu nedenle, Taslak yazarlarının yapmaya çalıştıkları gibi, devrimcilikle (asıl olarak örgütlü yapılar, yani "kalifiye işçiler") sosyalistliği (asıl olarak örgütlü yapılar dışında kalan ve genel olarak devrimci olmayan teorisyenler ve propagandacılar, yani "mühendisler") birleştirmeye, bu ikisinin bir sentezini yapmaya uğraşmak boşunadır. On yıllardır içinden geçmekte olduğumuz dönemde, özellikle SSCB ve Doğu ve Orta Avrupa ülkelerindeki politik depremlerden sonraki alt-dönemde, Marksizm-Leninizm'in ilkelerinde katı olmak ve bütün "dinozorlar", "son mohikanlar", vb. saldırılara karşın onları en inatçı biçimde savunmak yaşamsal önem taşımaktadır. Lenin'in "Marksizmin Tarihi Gelişiminin Bazı Özellikleri Üzerine" başlıklı yazısında Marksizm’de parçalanmaya (iç bunalıma) ilişkin olarak belirttikleri, gerekli değişikliklerle birlikte, bugünkü duruma da uygulanabilir:

"... Sorunları laf kalabalığıyla geçiştirmeye çalışmak kadar zararlı, ilkelere aykırı bir şey olamaz. Bugün en önemli görevimiz, bunalımın derinliğini ve onunla savaşma gereğini anlamış bütün marksistleri bir çatı altında toplayarak, marksizmin teorik temellerini ve ana ilkelerini, burjuva etkisinden sıyrılamayan 'yol arkadaşlarının' çeşitli yönlerdeki sapmalarına karşı savunmaktır..."(Karl Marx ve Doktrini,Bilim ve Sosyalizm Yayınları, s.144)

"... bu parçalanmayı kaçınılmaz kılan nedenleri anlamak ve onu önlemek için kararlı ve birlik içinde savaşmak, yaşadığımız dönemin marksistlere yüklediği en önemli görevdir."(a.g.y.,s.145)

Genel olarak uluslararası marksist-leninist komünist hareketin, özel olarak Türkiye ve Kuzey Kürdistan (isterseniz Anadolu deyiniz) komünist hareketinin içinde bulunduğu bugünkü durumun nedenlerini açığa çıkarmak, anlamak ve dünya komünist hareketi söz konusu olduğu sürece, on yıllardır süren bunalım sürecinden başarılı bir çıkış yapabilmek için Marksizm-Leninizm'in temel ilkelerini ödünsüz olarak, en büyük direnç ve inatla savunmak zorunludur. Bu temel ilkelerden biri de işçi sınıfının egemen sınıf olarak örgütlenmesi, yani proletarya diktatörlüğüdür. Sosyalist demokrasidir. Ne var ki, Taslak bunu atlamış. Tam da en güçlü vurguyu gerektiren bir dönemde. Tam da "bütünsel marksist oluşum yolunda bir girişim" yapılırken. Taslak, "komünist kimdir?" sorusunu sormak, dolayısıyla ona en azından teorik bir yanıt vermek ya da böylesi bir girişimde bulunmak yerine "Marksizmin genel alanı" kavramını güncelleştirmeyi yeğliyor. Bunda pratik yarar buluyor. Böylece birlikte hareket edilebilecek olası güçler çoğaltılmış olacak. Taslak yazarlarına sormak isterim: Yukarıdaki soruya yanıt vermek için de "teorinin yeniden kurulması"mı gerekir? İlk kaynaklara mı dönülmeli? Komünist hareketin geride bırakılmış aşamaları yeniden mi canlandırılmalı? Bugünü ve Marksizm’de bölünmeleri derinlemesine ve ayrıntılı olarak anlamak ve genel bunalımdan çıkış yapabilmek için Marksizm’in doğuş sürecinin incelenmesi özel bir önem taşıyor. Marx, Engels, Lenin ve komünist harekette dikkate değer rol oynamış her kişinin bütün teorik ve politik yapıtlarının gereken ilgiyi görmesi gerektiğini, içinde bulunulan durumu ve bilimsel çalışmanın ABC’ sini anlama yeteneğine sahip hiçbir kişi yadsımayacaktır. Marx'ın, henüz "marksist" olmadan yazdığı yapıtlarını da inceleyeceğiz. Marx ve Engels'in ortak yapıtları "Alman İdeolojisi"ni, vb. de. Ama, şu da kabul edilmelidir ki, Marksizm-Leninizm’in teorik temelleri ve başlıca ilkelerinin yeniden keşfedilmeleri gerekmiyor. Bu anlamda kılavuzsuz değiliz. Üstelik teorik temellerden ve başlıca ilkelerden daha fazlasına, çok daha fazlasına sahibiz.

"Marksizm alanı", "Marksizmin genel alanı" ya da "genel olarak Marksizm alanı" kavramları yüzyılımızın başlarında kimin marksist olduğunu, kimin olmadığını saptamak bakımından yeterli olabilirdi. Ancak gerçek marksistlerle sözde marksistler ayrımını, en azından teorik düzeyde, yapabilmek için hiçbir kaygıya kapılmaksızın, bilinemezciliğin labirentlerinde kaybolmaksızın gerekli olan denektaşına sahibiz. Dönem revizyonizmin yeni ortaya çıktığı ve tekil ülkelere daha yeni yayılmaya başladığı dönem değildir artık. Marksistlerin oportünistlerle aynı örgüt çatısı altında bulunabilecekleri dönem çoktan geride kaldı. Sorunları doğru anlamak, doğru koymak ve sosyalizmin geçirdiği ağır bunalımdan çıkış için elden gelenin gerçekten en çoğu yapılacaksa eğer, önce en yalın, en can alıcı sorun ya da sorunlarda düşünce açıklığına sahip olmak zorunlu.

Taslak, haklı olarak, "Marksist olan-olmayan ayrımı, olabildiğince darlaştırıldı" (s.51) saptaması yapmaktadır. Evet, somut olarak kimin komünist olduğu, kimin olmadığı değerlendirmesi söz konusu olduğu sürece, en azından yurdumuz, içinde bulunduğumuz coğrafya açısından, uzun yıllar boyunca alabildiğine bir darlık egemen oldu. Bu darlığın nedenlerinden biri de "marksist kimdir?" sorusuna Marksizm-Leninizm'e uygun teorik bir yanıt verilmemiş olmasıdır. (Bu satırların yazarı, Aralık 1982'de, özce, "proletarya diktatörlüğünü teoride ve pratikte savunmak" ölçütünün zorunlu ve yeterli olduğu sonucuna varmıştır.)

"Marksist olanla olmayanı ayırt etmenin hiç de okullu dönemlerdeki gibi kolay olmadığı bu dönemde, 'Marksizmin genel alan_' deyimine somut bir hayatiyet kazandırmanın, hem durumu sağın olarak saptamak, hem de duruma en uygun tarzda yaklaşmak bakımından gerekli olduğunu düşünüyoruz." (Taslak,s.62)

"Okullu dönemler" henüz geçmiş olmadı ki! (Taslağın 57.sayfasında "tarihsel okulların sınır çizgilerinin silinmeye başladığı bir sürecin başlarında " olunduğu saptaması yapılmaktadır.) Taslak yazarları ulaştıkları yeni bilinçlerini genel bilincin yerine geçirmekte acele ediyorlar. Sözü edilen ayrım, Taslağın sözcüklerini kullanacak olursam, "okullu dönemlerde" de kolay değildi. Aynı uluslararası geleneğin parçaları olan örgütler birbirlerini revizyonistlikle, reformistlikle vb. suçlamaktan geri durmamışlardır. Somut olarak kimin komünist olduğunu, kimin olmadığını saptamak soruyu teorik olarak yanıtlamaktan daha zordur. Taslağın belirttiği gibi, "Her somut akımın, somut incelemeye tabi tutulması gerekmektedir..."(s.59) Ve bu hiç de kolay değildir.

Yeni bir ayrışma ve yeni bir saflaşma dönemine girildiği noktasında Taslak'la görüş birliği içindeyim. Ne var ki, bundan ne anlaşılması gerektiği, daha doğrusu ayrışması ve saflaşması gerekenlerin ideolojik-politik kimlikleri söz konusu olduğunda oldukça farklı düşündüğümüz de açık olmalı. Bu dönemi anlayabilmek, ona yön verebilmek, dolayısıyla yitip gitmemek için sıkı sıkıya sarılmayı gerektiren marksist-leninist ilkeler var. Bunlar sulandırılmamalı. Kızıl pembeye dönüştürülmemeli. Önceki darlığa bir tepki olarak şimdi de bir başka hata yapılmamalı. Yanlış ve zararlı olacak alabildiğine genişlik ya da gevşeklikten kaçınılmalı. Daha geniş çevreyi kapsamak adına ilkeler esnetilmemeli. Tam tersine, ilkeler söz konusu olduğunda, en büyük derecede katı davranılmalı. (İlkelerin ne oldukları da ayrı bir tartışma konusudur.) İlkelerde katı olmak ile sekter olmak birbirine karıştırılmamalı. "Denize düşen yılana sarılır" özdeyişine yer yoktur burada. Tersi, yenilgi ya da çaresizlik psikolojisine yenik düşmek olur.

"Komünist kimdir ya da kime denir?" sorusuna,"henüz bilmiyoruz, her şey harmanlanıyor" yanıtını vermek, "genel olarak Marksizm alanı" kavramına sarılmak, "proletarya diktatörlüğü" ve "Marksizm-Leninizm" kavramlarını kullanmaktan kaçınmak (Leninizm, Marksizm'in genel alanı içinde olan akımlardan yalnızca biri olarak ele alınamaz. Marksizm ile Leninizm yüzyılın ilk çeyreğinden bu yana birlikte anılmalıdırlar. Artık yalnızca Marksizm'den söz etmek yeterli değildir. Marksizm-Leninizm'den söz etmek gerek. Eğer kullanmak gerekirse "Marksizm alanı "kavramını değil de, "Marksizm-Leninizm alanı" kavramını kullanalım. Sözde sekter olmamak adına ya da olabildiğince geniş bir çevre için çekici olmak için ilkeler eğilip bükülmemeli. Taslak "proletarya diktatörlüğü" ve "Marksizm-Leninizm" kavramlarını kullanmaktan kaçınarak ileri bir adım değil, dev bir geri adım atmıştır. Bunalım, sözcük anlamıyla, nasıl tehlikeli sonuçlar doğurabilecek durum anlamına geliyorsa, Taslağın attığı dev geri adım da tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Bu geri adımın atılmış olmasının kendisi de tehlikeli bir sonuçtur zaten.) daha baştan uluslararası komünist hareketin ve Anadolu komünist hareketinin bunalımının atlatılmasına katkı yapılmasının önünü tıkar. Aşırıya kaçmayı göze alarak sorayım: Her şey karanlıkta ya da alacakaranlıkta mı? Duru olan bir şey yok mu? Kılavuzdan bütünüyle mi yoksunuz? En azından Marksizm-Leninizm'in teorik temelleri ve temel ilkelerine sahip değil miyiz? Var olan bunalım durumundan çıkmak için bunları kullanarak işe başlamak gerekmez mi? Yanıtlar olumsuzsa eğer, neyle başlanıyor işe? Neyle yeniden kurulacak teori? Ve teorinin yeniden kurulmasından anlaşılan nedir?

Taslak yazarları , hiç de bilimsel kuşkuculuk sayılmayacak biçimde şunu yazıyorlar:

"... Yeni nesnel gelişmeler, Marksizmin temel tezlerini yeniden ele almayı ve yorumlamayı gerektiren, ikincil tezlerinin eskiyenlerini iptal edip yenilerini geliştirmeyi gerektiren nesnel değişmeler mutlaka olmuştur..." (s.69, vurgular bana ait).

"Yeni nesnel gelişmeler ... mutlaka olmuştur..." Bu bir olasılık değil ki. Devasa nesnel gelişmeler, özellikle kapitalizmin emperyalist aşamasında, oldu. Leninizm bunları Marksist teoriye genel olarak yansıttı. Lenin sonrasında da son derece önemli nesnel gelişmeler yaşandı. Mevcut bilgi birikimimin izin verdiği kadar şunu söyleyebilirim ki, marksist-leninist teorinin geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi için bunlar gereken bilimsel çalışmaya konu edilmediler. Ama bu Marksizm-Leninizm’in temelleri konusunda kuşku duymak için haklı nedenler sağlamaz. Emperyalist aşamasıyla birlikte kapitalizmin marksist-leninist bilimsel bilgisine genel olarak sahip olanlar açısından Marksizm-Leninizm’in teorik temellerinin ve temel tezlerinin (ikincil tezleri tartışma konusu yapmıyorum) tartışma gündemine getirilmeleri, yani sorgulanmaları gerekmiyor. Ayrıca, Taslağı yazan arkadaşların temel tezlerden ne anladıkları da belli değildir. Taslak, komünist harekete yönelik onca eleştiriye karşın, bu konuda bir açıklama girişiminde bulunmamaktadır.

İlginç ve ilginç olduğu kadar da bilimsel yöntemden o denli uzak olan bir şey de yukarıda aktarılan cümleden hemen sonra şunların yazılmasıdır: "... Ancak biz, neyin değiştiğini ve ne olduğunu yeterince bilmiyoruz. Bu anlamda, ısrarla koruyacağınız ("koruyacağımız", olmalı -b.n.) yaklaşımlarımızın hangileri olduğunu anlamak dahi bilimsel çalışmayı zorunlu kılıyor..." (a.g.y. vurgular bana ait). "Yeterince bilmiyoruz"u bir yana bırakalım da, "yeterli" olmasa bile biliniyor mu? Yıllardır savunulan tezler vb. neye dayanılarak değiştirildi, değiştiriliyor ya da değiştirilmek isteniyor? Neye dayanarak Marksizm-Leninizm’in (yazarlara göre "Marksizmin") temelleri konusunda kuşku duyuluyor? Duyulan kuşkunun bilimsel bir kuşku olduğu iddia ediliyorsa bunu gerektiren ve haklı kılan nedenler nelerdir? Bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi mi olunuyor?

Taslağa bir tür "her şey tartışmalıdır, her şeyden kuşkulanılmalıdır" psikolojisi egemen. "Her şeyden kuşkulan". Marx'ın bunu söylemesinin üzerinden nice on yıllar geçti. (Nerede ve ne zaman söylediğini bilmiyorum. Ralph Miliband'ın "Marxism and Politics" kitabından aktarıyorum.) Bilimde kuşku vardır. Kuşku yoksa gelişemez zaten. Marx, Engels, Lenin ve diğer çok sayıda komünist bize onca şeyi (hep olumlu değil) miras olarak bıraktıktan sonra "her şeyden kuşkulan" demek basit bir taklitçilik olur. Marx, Engels ve Lenin tarafından kurulan ve geliştirilen (birçok komünistin değişen derecelerde katkı yaptıkları) Marksizm-Leninizm’in teorik temelleri ve temel ilkelerinden kuşkulanmak için haklı nedenler var mı? Bence yok. O halde, bunalımı incelemek, anlamak ve atlatmak için işe neyle başlayacağımız konusunda karanlıkta değiliz.

"...'Sosyalizm deneyleri'ne ilişkin tarihsel materyalist bir uğraşın, Marksizmin bazı temel temalarına dek uzanan etkiler doğuracağını düşünüyoruz..."(s.70, vurgular bana ait). Böyle düşünmeyi gerekli ya da olanaklı kılan nedir? Hangi bilimsel çalışmanın ürünü olarak böylesi bir düşünceye varıldı? Temel temalardan biri, Taslak'ta kullanılmaktan sakınıldığı anlaşılan, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla komünizmi kurmak olmasın? Taslak bilimsel yöntem sorununda sorunludur.

Ekim 1993'te yazdığım "Üçüncü Enternasyonal'i Oportünizm Tüketti" başlıklı broşürden şunları okuyoruz:

"Yeni bir ayrışma ve yeni bir saflaşma artık daha fazla geciktirilemez. Komünistlerin teori ve pratiklerini ipotek altına alan teori, politika ve örgüt biçimleriyle kıran kırana bir hesaplaşmaya girişmekten kaçınılamaz. Deniz bitti. Durumu idare etme dönemi bitti. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma dönemi artık geride bırakılmalı. Ciddi bir irdeleme olmaksızın, geçmişi neredeyse körü körüne savunma pratiğine son verme dönemi başlamalı. Geçmişe tutucu bir kıskançlıkla sarılma döneminin yerini, geçmişi devrimci eleştirel yöntemle irdeleme ve sorgulama ve hatta yargılama dönemi almak zorunda. Böylece sosyalist geçmişin doğrularına sahip çıkılabilir ve yanlışlar reddedilebilir. İyi olan alınır, kötü olan atılır. Sosyalist geçmişimize bilimsel bir kıskançlıkla sahip çıkılır; anti-komünist saldırılara, hataların, güçsüzlüklerin ve eksikliklerin bilincine varmanın da verdiği bilimsel cesaretle, karşı konulur. Dönem, ne biçim altında kendini gösterirse göstersin, dogmatizme, tutuculuğa, düşünsel kireçlenmeye, sözde miras savunuculuğuna ve taklitçiliğe karşı savaş dönemidir. Bu dönemde sert iç mücadelelerden, örgütsel bölünmelerden, şu ya da bu biçimde suçlamalarla karşılaşmaktan kaçınmak komünistlerin işi olamaz.

"Artık yakın geçmişteki bölünmeler temelinde saflaşma dönemi de geride kaldı. Marksizm-Leninizm'in temel teorik ve taktik ilkeleri, dünya devriminin temel ve taktik sorunları temelinde yeni bir ayrışma dönemi var dünya komünistlerinin önünde. Gerçekte bu dönem, bu süreç, kimsenin ilan etmesi gerekmeksizin, başlamıştır. Özellikle Sovyetler Birliği, Doğu ve Orta Avrupa ve Arnavutluk'taki yüksek ölçekli depremlerden sonra." (s.6-7)

Devrimci olan ve sosyalizm anlayışını işçi sınıfına dayandıran, dolayısıyla proletarya diktatörlüğünü kabul eden her parti, örgüt, çevre ve birey yeniden değerlendirilmek durumundadır. "Komünist kimdir?" sorusunun yanıtı vardır. Ancak somut olarak komünist kimdir? Bu bakımından yeniden değerlendirme kaçınılmaz.

"Marksizm-Leninizm’in genel alanı" kavramını kullanmak gerekirse, proletarya diktatörlüğünü kabul eden ve pratikte buna uygun davranan bu alanda kabul edilmeli. Yani bu alanın sınırları çizilmeli, açık bırakılmamalı. Proletarya sosyalizmi (bilimsel sosyalizm) ile küçük burjuva sosyalizmi ya da halkçı sosyalizm ayrımı karartılmamalı.(Unutulmamalı ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan'da küçük burjuva sosyalizmini yalnızca DHKP-C gibi devrimci demokrat örgütler temsil etmiyor. Sosyalizm anlayışını belirli bir sınıfa değil de genel olarak halka dayandıran devrimci halkçı sosyalizm geçmişte birçok örgüt tarafından temsil edildi. Örgüt sayısı azalmakla birlikte bu durum sürüyor. Devrimci halkçı sosyalist örgütlerden biri de, "Mao Zedung Düşüncesi" denilen revizyonizmin öz olarak aşılmasına dek [1979-1980] TKP(ML) Hareketi idi.) "Marksist olan-olmayan ayrımı" noktasında "...Lenin'in bu konudaki terminolojisine ve yaklaşımına geri dönmek, teorik bir gerçek olmak yanında, politik bir zorunluluktur."(s.51) Bu nedenle "Marksizmin genel alanı" kavramına geri dönülüyor ve buna "somut bir hayatiyet kazandır"ılmaya çalışılıyor. Peki gerçek marksisti bir küçük burjuva, hatta bir burjuvadan ayıran denektaşı olarak Lenin'in "Devlet ve Devrim"de açıkladığı "sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğünün kabulüne kadar genişleten" tanımı ya da kavramı neden kullanılmıyor? Geliştirilmiş ve daha yüksek bir soyutlamayı temsil eden kavramı kullanmak yerine neden önceye dönelim? Taslak darlığı aşmak ve sınırları genişletmek adına geri çekiyor. Acaba bu kavram da marksist olan-olmayan ayrımını alabildiğince darlaştırıyor olmasın? Lenin hiçbir kuşkuya meydan vermeksizin bir tanım yapmış. Bence bu tanım son derece bilimsel ve özlü. Marx'ın proletarya diktatörlüğü kavramına verdiği büyük önemi özellikle vurguluyor. Bu kavramın kullanılması, bu kavramla iş görmek, Marksizm-Leninizm'i bir bilim gibi irdelemek ve kullanmak koşuluyla, zor da sayılmaz.

"... Geleneğimizin Marksist olan ve olmayana ilişkin devraldığı terim, alabildiğine sekter ve dogmatik bir yaklaşımın aracı olmuştur. ..."(s.51) Hangi "terim"dir bu? TKP(ML) Hareketi açısından Aralık 1982'ye kadar, marksist olan-olmayan ayrımı yapabilmek için bilimsel ve denenebilir bir ölçüt olmamıştır. Birçok teorik, stratejik ve taktik sorun iç içe geçirilerek ölçütler listesi ortaya konulmuştur. Komünist hareketin geçirdiği var sayılan dönemlere göre "komünistlik ölçütü" saptanmıştır. Örneğin, programın (o da proletaryanın demokratik devrimdeki programı, yani asgari program) oluşturulmasından sonra, bir ülkede birden fazla komünist grubun varlığının koşullarının tarihsel olarak ortadan kalktığı savunulmuştur. Burjuva demokratik içerikli programa Bilimsel Sosyalizmciliği testten geçirmede sihirli bir araç işlevi yüklenmiştir. Proletaryanın egemen sınıf olarak sosyalist örgütlenmesini (proletarya diktatörlüğünü) teoride ve pratikte savunmak olarak özetlenebilecek bilimsel ölçüt, "geleneğimiz açısından" örgüt düzeyinde ilk kez 1986'da, (TKP(ML) Hareketi 1.Olağanüstü Genel Konferansında kabul edildi.

Taslağı kaleme alan arkadaşlar, "onyıllar boyunca küllenmiş bir kavram olarak kuluçkaya terkedilen"(s.57) "genel olarak Marksizm alanı" kavramına büyük umut bağlamış görünüyorlar. Boğucu darlıktan kurtulmak için sihirli bir formül bulunmuş gibi! Türkiye'deki, doğallıkla dünyadaki, "karmaşık ortamı anlamak için, 'Marksizmin genel alanı' kavramını literatürümüze yeniden katmanın pratik yararının yeterince açık olduğu düşüncesindeyiz."(s.53)

Taslak, dünya ve Türkiye ölçeğindeki karmaşık durumu yalınlaştırmak, sosyalizm adına hareket eden politik örgüt ve akımların olabildiğince büyük bir bölümüyle birlikte hareket edebilmek için tanımı yapılmayan, sınırları çizilmeyen "genel olarak Marksizm alanı" kavramına büyük bir işlev yüklüyor. Eklemek zorundayım ki, bu kavram Marksizm-Leninizm'in ilkelerini esnetmek için kullanılıyor. Taslak yazarları olabildiğince çok sayıda parti, örgüt, çevre ve birey ile "bütünleştirici bir Marksizm anlayışının dünyasal egemenliğini ilan edeceği bir dönemin öngününde" olabilmenin düşünü kuruyor. Düş kırıklığı ile randevulaşıyorlar. Aynı zamanda ilkelerde sağlam olmadıklarını, kendilerine gereğince güvenmediklerini sergiliyorlar. Tersi yönde kimi açıklamalara karşın, yalnız kalmanın korkusunu yaşıyorlar. (Burada Taslağı kaleme alan arkadaşların niyetlerini tartışma konusu yapmıyorum. Onların iyi niyetlerinden kuşkulanmak için nedenlerim yok. Ne var ki, Taslak, varacakları nokta bakımından, iyimser olmamı engelliyor.)

Onlara bir çağrım var: Gelin gerek dünya ölçeğinde, gerekse yurdumuz ölçeğinde, kimi örgütlerin, özel olarak geçmiş TKP(ML) Hareketi'nin çabalarına karşın, on yıllardır arka plana itilmiş "sınıf mücadelesinin kabulünü proletarya diktatörlüğüne kadar genişleten biri marksisttir" tanımına hak ettiği değeri yeniden kazandırmak için çalışalım. Gelin, on üç yıl sonra yeniden, marksist olan-olmayan ayrımını yapabilmek için "proletarya diktatörlüğü" kavramına " somut bir hayatiyet kazandır"alım.

Taslak Var Olan Anadolu Komünist Hareketini Küçümsüyor, Hatta Aşağılıyor

Devrimci eleştirel yöntemi kullanmak, bu anlamda eksiklikler ve hatalara karşı acımasız davranmak bir şey, komünist hareketin var olan durumunu ve yakın geçmişini komünist adalete sığmayacak biçimde küçümseyerek, hatta aşağılayarak "eleştirmek" ayrı bir şeydir. Taslak bunun örnekleriyle doludur. Sekter olmaya karşı savaş açmış görünen Taslak sekter olmaktan kurtulamıyor.

"Vulgarize edilmiş Marksizme göre" (Anadolu komünist hareketi de bu kabalaştırılmış Marksizmin bir koludur) teori "olsa da olmasa da olur"muş (s.85).

"Her olaya ilişkin tutum geliştirmeye çalışmanın (sadece bildiri dağıtmak için ...) olmaması gerekirmiş (s.87).

"Kitleler olmadan siyaset" yapıldığından komünist hareketin politikasının değeri "politik olarak yalnızca sıfır"mış. (İyi ki sıfırın altında değil!) Komünist hareketin varlığını devrimci Maoculuğun Türkiye temsilcisi İbrahim Kaypakkaya önderliğindeki TKP(ML) ile başlatan Taslak yazarları açısından, hiç değilse 1975-1980 dönemi için, kitleler olmadan politika yapıldığını savlamak olmaz. Bu yıllarda Anadolu devrimci hareketi on binleri harekete geçirebilen devrimci kitlesel bir karakter kazanmıştı. İşçi sınıfı hareketi içinde kitlesel politik bir etkiye sahip olmamakla karıştırılmamalı bu. Bugün durum oldukça farklıdır. Örgütler kitleselleşemiyorlar. Taslak yazarları, 1980 öncesinin Küçük Asya devrimci hareketinin dünyanın en kitlesel belli başlı hareketlerinden biri olduğunu ya bilmiyorlar ya da unutmayı yeğliyorlar. Bu konuda birçok kişinin yanılgısını paylaşıyorlar.

"Komünist geleneğin üyeleri" de " 'eylem'sel varlıklarıyla" "temel çelişkinin beri tarafını, pratik görünümüyle kendilerinin oluşturduğunu düşün"üyorlarmış (s.47).

"Türkiye komünist hareketinin bütün ömrü, küçük burjuva radikalizminin egemenliği altında geçmiştir"(s.42) (Nasıl oldu da komünist karakter kazanılabildi?)

"Geçmişte her zaman kendinizi emanet edebileceğiniz bir otoriteniz vardı ve size, huzur ve güvenle sadakat düşüyordu..."(s.60) ("Tarihe çekeceğimiz bir çizgi, bize, kendimizi tümden ipotek edeceğimiz hiçbir Marksist akımın olmadığını gösteriyor" [s.58,vurgular bana ait] diye yazabilenlerin yukarıdaki "eleştiriyi" yapabilmeleri ilginç. Bilimde ve komünist politikada "ipotek" olmaz.)

"... Örgütlerin ... kendilerini her nasılsa, bir kez oluşturmuş olmaları"ndan söz ediliyor (s.39). Taslak yazarları, Taslak boyunca örnekleri sık olarak görüldüğü gibi, sınıf mücadelesi, onun bir biçimi olarak politik mücadele ve bu mücadelenin, ne denli küçük olursa olsun, herhangi bir örgütlenmeyi gerekli kıldığı, bu mücadeleye katılanların güçlerini birleştirme, yani örgütlenme gereksinimi duydukları vb. gerçeğini anlamamış görünüyorlar. Politik mücadeleye atılanlar ya da kendilerini bu mücadelenin içinde bulanlar, bu sosyalist politik mücadele olmasa da, örgütlenmeyip de ne yapacaklardı? Taslak yazarları politik mücadele anlayışlarını gözden geçirmelidirler. Onların geçmişi ve bugünü yorumlayışlarının materyalist olduğu söylenemez. Onlar "Hay Allah kahretsin, bu örgütler neden zamansız kuruldu!" diye özetlenebilecek bir düşünceye saplanmış görünüyorlar. "Yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşanmadan pratik-politik ifadelerini (örgütsel yapılarda) bulan Marksizm ..."(s.37) saptaması bunun bir kanıtıdır. Geçmişi politik olarak aşmanın yolu bu olmasa gerek. Örgütlerin kurulmasının "tarihsel bir kazanım" olduğunu belirtmek (s.37), "... ancak Türkiye'de partiyi mümkün kılmak üzere, bir kategorik kazanım olarak, sadece örgütsel kuruluşlar gerçekleştirilmiştir" (s.39) diye yazmak birer süs gibi duruyorlar. En azından yazarların kendi kendileriyle çelişki içinde olduklarını gösteriyorlar. Diğer şeylerin yanı sıra, onlara göre, bizzat örgütlerin varlığı problemin bir parçasıdır. Çünkü, "örgütlerin bugün yaşadıkları tıkanıklığın temel bir nedeni ... pratik-politik faaliyet içinde kendilerini her nasılsa, bir kez oluşturmuş olmalarında aranmalıdır..."(s.39) (Örgütlerdeki egemen anlayışın problemin önemli bir unsuru olduğu doğrudur. Bunu örgütlerin bizzat varlıklarıyla karıştırmamak gerek. Ama öyle bir an gelir ki, parti-öncesi komünist grupların bizzat varlıkları komünist hareketin gelişmesinin önündeki en büyük engeli oluşturabilir. Böylesi bir durumda bu örgütlerin varlıklarına son vermek için çalışmak ivedi bir görev olur. Ama bunun için geçerli bir örgütsel alternatif olmak zorundadır.

"Yeterli bir teorik olgunlaşma"dan anlaşılan nedir? Sınıf mücadelesinin ve özel olarak politik mücadelenin diyalektiği, kendilerini toplum ve devlet sorunlarına müdahale etmek, yani politika yapmak zorunluluğu ile karşı karşıya bulan devrimcilere "yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşa"ma fırsatı vermemişse örgütleri kuranlar ne yapsınlar? Olaylar, henüz yeni devrimci olmuş genç insanları, büyük düşler kuran, kabına sığamayan ve hemen o an bütün toplumu ve dünyayı değiştirme arzusu ile yanıp tutuşan ve gerek dünyada, gerekse içte sınıf güçleri ilişkilerini, işçi ve emekçi kitlelerin içinde bulundukları nesnel ve öznel durumu vb. doğru değerlendirebilme bilgi ve deneyiminden yoksun olan emperyalizme, kapitalizme, burjuva devlete, faşizme ve burjuva partilere vb. karşı öfke duyan, o içi içine sığmayan atılgan, özveri ruhuyla dolu yiğit insanları örgütler kurma sorunuyla karşı karşıya bırakmışsa ve asıl olarak girdabına alıp götürmüşse bundan dolayı, tersi yöndeki kimi ifadelere karşın, onları suçlamak marksist-leninist politika anlayışına uygun düşer mi?

Taslak, son derece haklı eleştiriler içermekle birlikte, örgüt düşüncesini ve örgütü hafife alan, zayıflatan bir yaklaşım içinde. On yıllardır yaşanmakta olan süreçte, özellikle içinde bulunduğumuz alt-dönemde,örgüt düşüncesi zayıflatılmamalı. Tam tersine, yurdumuzda genel olarak kavranamayan (teorik olarak bilinmeyen değil, kavranamayan) ya da grup veya kişi çıkarları öyle gerektirdiği için sözde değil, ama gerçekte yadsınan, örgütün bir araç olduğunu unutmaksızın, onu fetiş durumuna getirmeksizin (bu güçlü bir eğilim olarak zaten var) örgüt düşüncesi, özellikle gizli örgüt düşüncesi güçlendirilmelidir. Örgütlü düşmana karşı "her nasıl" olursa olsun her türlü devrimci politik örgüt kurma girişimi olumlu olarak değerlendirilmelidir.

"... Kendi yarattığı cüce gerçeğin peşinde tüm enerjisini harcama durumu..." "Her zaman, 'hareket berekettir', denmiştir."(s.45) "Marksizmin krizine ikinci tepki, 'bereketi harekette aramak' şeklinde dile getirilebilir..."(s.64)

Toplumsal ve özel olarak politik olayların peşinden sürüklenip gitmekle, bu anlamda kendiliğindenlikle, "kendi yarattığı cüce gerçeğin peşinde tüm enerjisini harcamak", "hareket berekettir" vb. düşüncelerin egemenliği altında olmak aynılaştırılamaz. Komünist olarak tanımlanan hareket, özel olarak TKP(ML) Hareketi ya da daha somut olarak örgüt önderleri, kendi dar, küçük dünyalarında bir gerçek ("cüce gerçek") yaratmış olup da onun peşine takılmış değildiler. Toplumsal-tarihsel koşullar içinde sınıf mücadelesinin ulaştığı boyutları anlama ve ne yapılması gerektiği konusunda gerekli marksist-leninist teorik donanımdan yoksun olarak (kadrolar ve özel olarak önderler bunun bilincinde olmasalar, kendi gelişmişlik derecelerini hemen her zaman abartmış olsalar da) politik mücadele yürütülmüştür. İşçi sınıfını politikanın odağına koyan bir teorik ve politik-pratik yaklaşımdan ve sosyalizmi işçi sınıfına dayandıran bilimsel bir sosyalizm anlayışından yoksun olarak (bana göre Anadolu komünist hareketi "MZD"nin devrimci anlamda yadsınması sürecinde ortaya çıkmıştır), kendilerinden bağımsız olarak ortaya çıkmış gerçeği doğru bildikleri yönde etkilemeye, değiştirmeye, yeni bir gerçeğin ortaya çıkmasına yardımcı olmaya çalışmışlardır. İşçi sınıfının, kentin ve kırın emekçi kitlelerinin ve öğrenci gençliğin eylemlerini güçlendirmeye, onlara devrimci bir karakter kazandırmaya çalışmışlardır. Onları ekonomik ve politik eyleme çekmeye çalışmışlardır. Kitlelere yönelmişlerdir. Yalnızca kendilerini yeniden üretmeye çalışmış değillerdir. Türkiyeli ve Kuzey Kürdistan’lı devrimciler (devrimci küçük burjuva sosyalistleri ya da devrimci halkçı sosyalistler) örgütlenir örgütlenmez, hatta daha önce de, diğer çalışma biçimlerinin yanı sıra, kitle ajitasyonuna başlamışlardır. Ve bunda yanlış olan bir şey yoktur. Tam tersine.

Bugün varılan noktadan ya da sonuçlardan hareket ederek geçmiş değerlendirmesi yapmak insanı ilerletmez. Sorunların içinde bulunulan tarihsel koşullar çerçevesinde ele alınması önemli bir yöntem sorunudur. Ne dünün hatalarını, eksikliklerini, güçsüzlüklerini vb. haklı çıkarmaya çalışalım, ne de sözde yeni bir başlangıç yapma adına, her şeye karşın politik olarak selamlanması -ama aşılması da- gereken döneme burun kıvıralım. İnkar edelim; ama inkarcılığımız devrimci olsun. Ve neyi inkar edeceğimiz konusunda düşünce açıklığına sahip olalım. Ve bunu yaparken, komünist olunduğu savında bulunulduğuna göre, komünist adalet duygusuyla davranalım. Unutulmasın ki, Anadolu komünist hareketi, 12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi kısa süren politik etkinliğine karşın, dünyanın en güçlü birkaç hareketinden biriydi. Bugün de öyle. Hatta son yıllarda çeşitli ülkelerde görülen güçten düşme, dağılma, bölünme vb. nedenlerle daha üst sıralara tırmandı. Bugünkü zayıf durumuna karşın.

"... 1970'li yılların başından beri tarih, politik kulvarda, 'gereğinden çok ileri gitme' şeklinde bir eğilim kaydetmiştir..."(s.43)

Politik-tarihsel koşullar insanı henüz hazır olmadığı durumlarla karşı karşıya getirebilir. Hazır olmadığı tercihler yapmaya zorlayabilir. Böylesi bir durumda ne yapılmalıdır? "Yeterli bir teorik olgunlaşma süreci yaşan"ması ("yeterliliğin" ölçütü nedir?) mı beklenmeli? Yoksa, pratik çalışma ile teorik çalışma, ikincisi birincisinin, yani verili durumu değiştirme pratik uğraşısının hizmetine sokulmak koşuluyla birleştirilmeli, bir arada, zamandaş olarak mı sürdürülmeli? Kapıyı çalmış olan devrimci politik mücadeleye bütün varlığınla atılarak, mevcut politik sistemin yerine yeni bir politik sistemi geçirmeye çalışmak için marksist-leninist bir partide olması gereken teorik, politik ve örgütsel olgunluk beklenecek değildir. Teori sorunları, ulusal dar görüşlülüğe düşmemek koşuluyla, işçi sınıfı hareketi ve komünist hareketin genel sorunlarından kopuk değildir ve dolayısıyla kopuk olarak ele alınamaz.

Şimdilik şunu saptamakla yetineyim ki, Taslak yazarları, pratik çalışma ile teorik çalışmayı, en azından örgütsel düzeyde, ayıran bir sapma içindedirler. Bu kendisini en çarpıcı olarak teorik çalışmayı kendileri gibi "komünist politika mühendisleri"nin, pratik çalışmayı ise (propaganda çalışması dışında, diye eklemek gerekir; çünkü, örgütlere kendi yarattıkları söylenen "cüce gerçeğin peşinde tüm enerjisini harcama" işini bırakıyorlar), "kendilerini her nasılsa, bir kez oluşturmuş" olan örgütlerin yükümlülüğünde görmelerinde ortaya koyuyor. Örgütler dağıtılsın, diyemiyorlar; ama teorisyenleri ve propagandacıları örgütlerden koparmaya çalışıyorlar. Mühendisler ile kalifiye işçilerin ayrı ayrı yollardan yürümeleri gerektiğini propaganda ediyorlar. Komünist hareket ile işçi sınıfı hareketi ayrı ayrı yollardan yürüyorlar. Mühendislerle kalifiye işçiler de "yeterli bir teorik olgunlaşma"ya kadar kendi yollarına gitsinler. Peki bu "toplumsal bina"yı, örneğin işçi sınıfının komünist partisini, nasıl inşa edeceğiz? Taslak yazarlarının anladıkları anlamda marksist hareket, dünya ölçeğinde Taslak'ta açıklanan durumda olduğuna göre, mühendislerle kalifiye işçilerin bilinmeyen bir süre için ayrı yollardan yürümeleri, bir tür kendi başlarının çaresine bakmaları gerekir. Geçici ve özgül bir durumu genelleştirerek teorileştirmenin tehlikelerini görmek için zorlu bir beyin egzersizi gerekmiyor.

"... geleneğimizin üyeleri... sanki gelişkin birer partilermiş gibi...işçi sınıfını her fırsatta, genel eylemlere, genel grevlere, bu düzeni yıkmaya vs. çağıran ajitasyon metinleri kaleme almışlardır. Sınıf hiçbir zaman çağrılarına kulak asmadı, ama onlar da yirmi yıl boyunca bu tür afaki ve naif çağrıların (sınıf 'sağduyusunu' bir an yitirip uysaydı) cinayetle eşanlamlı olduğunu bir kez olsun anlayamadılar." (s.40)

Spekülatif bir düşünce çizgisi; ama, Taslak yazarlarının politika anlayışlarının anlaşılması bakımından veriler sunuyor. Eğer genel politik ortam, özel olarak da işçi sınıfının içinde bulunduğu nesnel ve öznel durum uygunsa, neden yukarıda belirtilen türden eylem çağrıları yapılmasın? Bunun için parti mi olmak gerekir? "Bu düzeni yıkmaya" çağrı propaganda ve ajitasyondan öte bir anlam taşıyorsa o ayrı bir konu. Komünist hareket hiçbir zaman kitleleri somut olarak silahlı ayaklanmaya çağırmadı. "Bu düzen yıkılmalıdır" sloganını silahlı ayaklanmaya çağrı anlamında eylem sloganı olarak kullanmadı. Yani, Taslak yazarları müsterih olsunlar cinayet, daha doğrusu "cinayetle eşanlamlı olan bir girişimde bulunmadılar. Demek ki, kafaları o kadarına da çalışıyormuş. Taslağı yazan arkadaşlar, başka yerlerde de kitlelerin sağduyularından, hatta engin sağduyularından söz etme gereği duyuyorlar. Anlaşılan, komünist hareket, çağrılarına uymayarak onu "cinayetle eşanlamlı" olan bir suç işlemekten kurtardıkları için kitlelere minnettar olmalıdır.

"Bu sabit noktalar (bilimde ve felsefede tutamak noktaları -b.n.) teşkil edilmeden, eyleme rehber olmak üzere politik önermeler oluşturulamaz "(s.87).

Taslağın belirgin özelliklerinden biri, belki de en çarpıcı olanı, var olanı yadsırken yerine olumlu bir şey koyamamasıdır. (Bu eleştiri, onun haklı, yerini bulan eleştirilerle de dolu olduğu saptamasıyla çelişmez.) Bunun kolay olmadığını biliyorum. Sosyalizmin ve işçi sınıfı hareketinin sorunları söz konusu olduğu sürece, hiç kimsenin cebinde hazır çözüm önerileri yok ki, "bu şu sorun için, şu da bu sorun için" diye dağıtım yapsın. Ama, madem ciddi eleştiriler yapılıyor ve iddialar ileri sürülüyor, bu durumda somut bir şeyler de söylenmeli. Örneğin, yukarıda sözü edilen ve "Marksizm"in "yitirmekle karşı karşıya" olduğu (henüz tamamen yitirilmiş değil; ama yine de onları yeniden oluşturmaktan [teorik yeniden kuruluş] söz ediliyor) "tutamak noktaları" ya da "sabit noktalar" nelerdir? Taslak, anladığı anlamda teorik yeniden kuruluş gerçekleşmeksizin "eyleme rehber olmak üzere politik önermeler oluşturulamaz" derken, verili durumda devrimci taktiklere dayanan devrimci politik mücadele yürütülemez görüşündedir. Peki devrimci politik mücadele yürütmek isteyen binlerce devrimciye ve özel olarak örgütlere ne yapmayı önerirler. Evet, "Ne Yapmalı?"

"... Örgütsel yapıların 'teorik' çalışmalarının ... teori ve politikanın sorunları ve gerçekleri karşısında ifa ettikleri işlev -eğer negatif değilse- sıfırla eşittir."(s.88, vurgu bana ait).

Bu kadarı da fazladan da fazla! İsyan ettirir insanı. El insaf! Bu ne küçümseme. Bu ne aşağılama! Bu ne kendini beğenmişlik! Bu kendi geçmişine ne saygısızlık! Bu ne haddini bilmezlik! Bu ne politik mirasyedilik!

Tarımsal kapitalizmin "Prusya tarzı" gelişmesi örneğini alalım. Feodal toprak ağalarının iç başkalaşım yoluyla kapitalist büyük toprak sahiplerine dönüştükleri tezinin komünist hareketin (örneğin, TKP[ML] Hareketi) toplumsal sınıfların analizinde, program ve strateji sorunlarında şu ya da bu ölçüde yankısını bulmadığı ciddi ciddi öne sürülebilir mi? Taslak kaş yapayım derken göz çıkartıyor. Vurgulamak gerekirse, teorik donanımlarını edinmelerine az ya da çok katkıda bulunan örgüt ya da örgütlerin teorik çalışmalarına ve teorik birikimlerine burun büküyorlar.

Yeri gelmişken işaret etmek isterim ki, "Prusya tarzı" kapitalist gelişme yalnızca tarımsal kapitalist gelişmenin bir yoludur, genel olarak kapitalizmin değil. Yani genel olarak Türkiye kapitalizmi "Prusya tarzı" bir gelişme yolu izlemiş değildir. Örneğin, sanayi kapitalizminin "Prusya tarzı"yla geliştiği tezi bir saçmalık olurdu. TKP(ML) Hareketi böyle bir saçmalık yapmamıştır. (Eğer başka yerlerde benzer hatalı ifadeler yoksa, Proleter Devrimci Partinin Yolu'nun üçüncü sayısından şunları okuyoruz : "... sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki kapitalistleşmenin ana özelliklerinin Prusya yolunun özelliklerini taşıdığı konusunu tekrar ele almayı da gerekli görmüyoruz..." (s.12) Alıntının devamında ise tarımda kapitalistleşmeden söz ediliyor, yani Prusya tarzı kapitalist gelişmenin tarımsal kapitalizmin bir gelişme yolu olduğu açıklanıyor. Yukarıdaki hata, belleğim ve notlarım beni yanıltmıyorlarsa, bir daha yapılmıyor. Taslak, "Prusya tarzı" kapitalist gelişmenin genel olarak kapitalist gelişmenin bir yolu olduğu görüşündedir (s.45). Ekleyeyim ki, "Prusya tarzı", adı konulmasa bile, bir tez olarak İ. Kaypakkaya'da vardır: "... Toprak ağalığı yavaş yavaş ve uzun bir süreç içinde kapitalist çiftlikler haline gelmekte..." (Seçme Yazılar, Ocak Yayınları, s.29)

Taslakta komünist hareketi küçümseyici daha birçok sav ve ifade var. Bütün bunları burada ele almayı gerekli bulmuyorum.

"Mühendisler" ve "kalifiye işçiler". Ya da, teori ve propaganda ile uğraşanlar ve "kendi yarattığı cüce gerçeğin peşinde" ömür tüketenler

Taslağın içerdiği en önemli yanılgılardan biri de, yukarıda öz olarak ifade edilen ayrımı yapıyor olmasıdır. Bunu teorik çalışma ile pratik çalışmayı, en azından "yeterli bir teorik olgunlaşma" ya da teorik yeniden kuruluş sağlanıncaya kadar, birbirinden koparan bir eğilim olarak tanımlayabiliriz. Taslak boyunca bunun çok sayıda örneğiyle karşılaşıyoruz. Genel bir fikir vermeye yetecek ölçüde bazı aktarmalar yapmakla yetinmek yerinde olur.

"... Sosyo-politik yapının ve Marksizmin acil gereklerini karşılamak, enerjilerini kendi dar ve eksikli dünyalarının acil gereklerine hasreden örgütsel yapıların işi olmaktan çıkmıştır." (s.35).

"... Tıkanıklığı, teori yönünden, örgütlerin içinden yapılacak müdahale ile aşma imkanı kalmamıştır."(s.35).

"... Hiçbir kayıp gerektirmeyen hiçbir tercih olamaz. Biz bunun, politik örgütler için okullu sekter anlayışlar; bizim için, politik örgütler alanı olduğunu kabul ediyoruz. Şimdi, güçleri tek bir merkezde (örgütlerde) toplamak, savunmadan başka bir şey yapmamayı göze almak anlamına gelir; güçleri, en uygun saldırı ve hazırlık zemini bulmak için eğilimlerine göre belirli bir dağıtım planına tabi tutmak ve işlevlerine göre yoğunlaştırmak gerekiyor.

" Her güç, kendisi için en uygun atmosfere gitmelidir. Kendini örgütte en iyi koruyabilecek olanın örgüt dışına çıkması intihar olacağı gibi, örgüt sınırları nefes almasına yetmeyenlerin oldukları yerde kalmalarını önermek cinayet anlamına gelecektir." (s.55).

" Her biri bir okulun 'gayya kuyusu'nda ('gayya kuyusu' cehennemin beşinci katındaki kuyudur -b.n.) olan örgütlerde kalmak, okullu Marksizmlerin aşılmasına ilişkin teorik-politik görevleri rölantiye almak anlamına gelecektir. Örgütlerden çıkış, 'bütünsel Marksizm'i yaratmaya yönelmenin -teori düzleminde- koşulu oluyor." (s.88).

"... Örgütsel yapılar, vereceği gerçek sonuçlardan korkmayacakları bir 'teorik kuvvet' yaratamadıklarından ve buna ilişkin yetenek ve kapasite gösteremediklerinden dışarıda olmak gerekiyor." (s.88).

" İşte biz, düşman saldırılarına karşı başka tür mevziler açmak üzere, savaşçılar içinde (teorik-politik) gerilla savaşına uygun -ama sadece bu niteliktekiler!- olanların kaleden ve diğer kalelerden çıkmalarının gerektiğini savunuyoruz..."(s.90).

"... Ucu açık bir dönem boyunca bizim varlığımız örgütleri, örgütlerin varlığı bizi gereksizleştirmeyecek. Bugün, bir 'işlev dağıtımı', 'ortak davamız'ın teorik-politik-pratik gereği olarak kendini dayatıyor. Böyle bir işlemle, her sorunun üzerine sonuçlarına ulaşıncaya kadar gitme olanağı doğacak ve iki ayrı yerdekiler arasında çıkabilecek sürtüşmeler en aza indirilebilme olanağına kavuşacaktır." (s.90-91)

"... Hareketimizin hedeflediğimiz biçimsel karşılığını, bir 'teorik-politik çekirdek' yaratmak olarak adlandırabiliriz..." (s.91)

"... Ve uğraşımıza, kendimizi 'büyük değil, küçük, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak' giriyoruz." (s.94).

Yukarıdaki aktarmaların içerdiği her düşünceyi burada eletiri konusu yapacak değilim. Ana düşünce üzerinde yoğunlaşmak yeterli. O da komünist hareketin (Taslağın komünist ya da marksist hareketten anladığı ile benim anladığımın farklı olduğuna bir kez daha dikkat çekmek isterim) güçlerinin teori ile uğraşanlar ('mühendisler') ile pratikle ( o da "cüce gerçek"le ilgili pratik) uğraşanlar ('kalifiye içiler') olarak bölünmesi gerektiğidir. En azından "yeterli bir teorik olgunlaşma"ya ulaşıncaya kadar. Ya da "bütünsel marksist oluşum"un olanaklı olduğu zamana kadar. "Bütünsel Marksizm"yaratılıncaya kadar, yani "mühendisler" işlerini tamamlayıncaya kadar. Artık zamanı gelmiştir denilebilecek nokta da "iki ayrı yerdekiler" birleşeceklerdir.

Taslağın somut iki önerisinden biri (diğeri "Marksizmin genel alanı" kavramının literatüre yeniden kazandırılması gerektiğidir) teorisyenler ve propagandacıların (veya bu çalışmalara yatkın olanların, yani henüz teorisyen ve propagandacı durumda olmayanların da) mevcut örgütleri terk etmeleridir. Taslak yazarları tasfiyeci bir sapma (belki "eğilim" demek daha uygun düşer) gösteriyorlar. "Örgüt sınırları nefes almasına yetmeyenlerin" örgütlerden ayrılmaları gerektiği doğru önerisine ("nefes alamama"nın ne olduğu da ayrıca tartışılabilir) karşın, yapılan "kendini örgütte en iyi koruyabilecek olan"lar dışında "teorik-politik gerilla savaşına uygun" olanların "kaleden (Bu eskinin TKP(ML) Hareketidir. Şimdi de MLKP-K olmalı.) ve diğer kalelerden (diğer komünist örgütler) çıkmaları önerisidir. Örgütleri terk ediniz! Taslak yalnızca "nefes alamayanlar"a yapmamaktadır bu çağrıyı. Böyle sanmak yanıltıcı olur. Taslak teorik çalışma yapabilecek ve bu çalışmanın sonuçlarını propaganda edebilecek özelliklere sahip olanların örgütlerden ayrılmalarını "bütünsel Marksizm"i yaratmak için olmazsa olmaz görüyor. Kendilerini örgütler dışında koruyamayacaklar (bunu, söz konusu edilenlerin komünist ideolojik-politik kimliğe sahip olduklarını varsayarsak, bu kimliği örgütler dışında koruyamama olarak anlıyorum) oldukları yerde kalsınlar. Örgütler "kale" görevi görüyorlar. "Kültürel,sosyal ve psikolojik işlevleri de olan 'kaleler' "(s.90) Yani onlar "cüce gerçeğin" peşinde enerjilerini tüketmeye devam etsinler. Örgütler dışına çıkıp da yozlaşıp gideceklerine örgütlerde oyalansınlar. Sürüden ayrılmasınlar. Hazır "her nasılsa" "üretilmiş" koruyucu şemsiyelerinin altıda kalsınlar. En iyiler Taslak yazarlarına katılsınlar, diğerleri de varlıklarını sürdürmeye çalışsınlar.

Eleştiriye devam etmeden önce bir saptama yapmak isterim. Komünist örgütlerin iç yaşamını, yeteneklerini ve bilgi birikimlerini komünizm davasının hizmetine sokmak bakımından genel olarak elverişsiz ("nefes alamamayı" özce böyle tanımlarsak) bulanların örgütlerden ayrılmaları doğrudur. Nefes alamayıp da örgütler dışında komünist niteliklerini yitirmeden teorik çalışma ve propaganda çalışması yapabilecek olanların böylesi bir çıkış yapmaları bir görevdir de.

İnsanların özgürce düşünmeleri ve yaratıcı olmalarını istiyoruz. Geleceğin komünist insanının (özgür üretici, özgür birey) her türlü ekonomik, toplumsal, kültürel, ideolojik vb. sınırlılıklardan kurtulmuş bir insan olacağını savunuruz. Teorimiz böyle der. Böyle bir insan tipinin oluşması sürecinin daha bugünden (isterseniz dünden deyiniz) başladığı unutulur. Genel olarak tek tip düşünmeye zorlanır insan. Aykırı düşüncelere, eleştirilere vb. yer ve tahammül yoktur. Diğer şeylerin yanı sıra, korku vardır. Bilimsel ve yaratıcı düşünme ve eleştiriyi körelten, sakatlayan, öldüren korku.

"Yeni toplum yeni insan gerektirir. Yeni insanın 'yaratılması' sosyalist politik devrim sonrasında değil, daha bugünden başlar. Yeni bir toplum kurmak için yola çıkanlar, bu topluma ilişkin değerleri, gelenekleri, davranış kurallarını (ahlakı) vb. daha kapitalist toplumun bağrında oluşturmaya başlarlar ve koşullar içinde ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışırlar. Olgular ve deneyim bunun gereği gibi anlaşılmadığını gösteriyor." (Üçüncü Enternasyonal'i Oportünizm Tüketti, s.8)

Komünist örgütlerin mevcut yapıları, ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunulduğunun bilincinde olanların ve buna karşı, zamana bırakmaksızın, bir şeyler yapmak isteyenlerin, özellikle teorik sorunlarda farklı düşünenlerin, nefes almalarını gerçekten son derece sınırlıyor. Hatta, öyle oluyor ki, bu olanak yok ediliyor. Boğulmamak için örgütler dışına çıkmak zorunlu olabiliyor. Ancak, bu politik-pratikten kopmak anlamına gelmiyor.

"Dar örgüt çıkarlarını ve hatta kimi kişisel çıkarları büyük sosyalizm davasının önüne çıkarmak komünistlerden uzak dursun. 'Düşman ne der' gibi gerekçelere yaşam hakkı tanımak, engel tanımaması gereken komünistlere yakışmaz. Marksizm-Leninizm’i toplumsal bir bilim gibi değil, bir yol gösterici olarak değil, bir dogma olarak görmeye, onu donuklaştırmaya, katılaştırmaya, sıkça olduğu gibi, boş söz kalıpları olarak yozlaştırmaya son vermeye cesaret etmek gerek. Devrimci bir teorik yenilenme, teorik ve politik bir rönesans zorunlu.

"Verileni olduğu gibi kabul etmemek; gerçeği araştırmak, bulmak ve açıklamak komünist ahlak gereğidir. Yanlışlara, eksikliklere ve güçsüzlüklere göz yummak, onları geçiştirmek; başkalarını ve kendini haklı çıkarmak için bahaneler aramak, yeni toplumun aynası olmak iddiasındaki yeni insanın karakter özellikleri arasında olamaz. Bütün bunlar eski dünyaya, burjuva dünyaya aittir. Komünistler kendilerine karşı da samimi olmak zorundadırlar. Özsaygısı zayıf olan ya da bu saygıyı yitirmiş olanlar yeni bir dünyanın kurulmasına önderlik edemezler. Lenin sonrası sosyalist hareketin ve özel olarak Komintern döneminin irdelenmesi çalışması, aynı zamanda, var olan komünist hareketin ahlak ve karakter bakımından sınavdan geçeceği bir çalıma olacaktır." (Üçüncü Enternasyonal'i Oportünizm Tüketti, s.7)

"... Günü kurtarmanın ve kötü anlamda kurnazlığın olgunluk, devrimci uyanıklık ve büyük bir beceri sayıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Yakın bir gelecek için de tünelin ucunda ışık görünmüyor. Dünya ve Anadolu komünist hareketinin bugünkü önderleri genel olarak gelecek vaat etmiyorlar. Dahası komünist hareketin ideolojik atılım yapma olanaklarının önünde ciddi bir engel oluşturuyorlar. Genel bir yenilenmeden geçmesi gereken komünist hareket içinde öncelikle önder kadrolar ideolojik ve politik olarak sert biçimde sarsılmaya gereksinim duyuyorlar. Statükoculuğu ve küçük-burjuva nitelikli var olanı koruma, büyük amaçlar için risk almama psikolojisi ve alışkanlığını yıkmak için önderlerin yüksek ölçekli bir ideolojik ve politik depreme ya da deprem dizisine uğramaları gerekiyor. İdeolojik düzeyde müdahalenin yanı sıra, devrimci bir isçi sınıfı hareketinin gelişmesinin zorlayıcı etkisine de gereksinme var." (a.g.y.,s.8)

Taslak eleştirisine devam edelim. Taslak yazarları, örgütlü yapılar içinde kıran kırana bir ideolojik ve teorik çatışmaya girmeksizin kolay yolu öneriyorlar. (Somut olarak kendilerinin nasıl bir örgüt içi mücadele yürüttükleri bilgisine sahip değilim.) Teorik çalışma ile pratik çalışmanın birliğinin, en azından içinde bulunulan "bütünlüklü Marksizm" yaratma döneminde, olanaklı olmadığını düşünüyorlar. Böylece teori oluşturma işi kendini politik pratikten kurtarıyor! Pratik-politikayı - o da devrimci taktiklerle yapılamayan politika- örgütlere bırakırken, kendileri teorik çalışma (ve propaganda ya da sosyalist propaganda) görevini üstleniyorlar. Örgütlerin teorik kapasitelerini de küçümseyerek yapıyorlar bunu. Kendileri entelektüeller (mühendisler), örgütlerdekiler de, her ne kadar çoğunlukla isçi kökenli olmasalar da, kalifiye isçiler.Böylece işbölümü de yapılmış oluyor! Pratik politik çalışmanın ve sınıf mücadelesinin, ne denli tutucu ve dogmatik olurlarsa olsunlar komünistleri teorik sorunlarla karşı karşıya getirdiklerini ve onların, nitelikleri gereği, bu sorunlara el atmaktan geri duramayacaklarını anlamamış görünüyorlar. Büyük bir potansiyeli harekete geçirme konusunda elden gelen ve koşulların -özellikle örgüt içi yaşam koşullarının- olanak tanıdığının en çoğu yapılmaksızın örgüt dışına düşmemeye çalışmak gerek. Daima hesaba katılması gereken unsur odur ki, örgütler devrimci insanların, hem de büyük bir özveri ruhuyla mücadele yürüten insanların, bu anlamda ideolojik ve teorik olarak öncelikle etkilenmeye açık insanların toplandıkları "kaleler"dir. An gelir artık örgüt içinde kalma olanağı ortadan kalkabilir. Taslak yazarları açısından da durum böyle olabilir. Ancak, her bir durumu somut olarak değerlendirmeksizin teori işiyle uğraşabilecek olanların örgütlerden ayrılmalarını önermek kabul edilemez. Kendilerini, teori ile pratiğin birliği sorununda Marksizm-Leninizm’le "Batı Marksizmi" arasındaki çelişki de ikincinin safına yerleştiren Taslak yazarları, "Batı Marksizmi" taklitçiliği yapıyorlar. On yıllar sonra, daha önce var olanların yanı sıra, "Batı Marksizmi"nin Küçük Asya temsilciliğine aday oluyorlar. "Batı Marksizmi"nin teori ile pratiği ayırmasını, Türkiye'de, en azından kendi açılarından, örgütlerden ayrılmayı önererek yapıyorlar. Bilmem kimlerin on yıllar önce eskittiklerini Anadolu'ya taşımak isçi sınıfının devlet olarak politik örgütlenmesi aracılığıyla komünist toplumu kurmaya gerçekten çalışanların işi olamaz. Ayrıca eklemek gerekebilir ki, "Batı Marksizmi" teorik çalışma ile pratik çalışma birliğini bozabilecek lükse, en azından görece geniş politik haklara sahip olma ve devrimci politik mücadelenin sınırlılığı gibi unsurlar nedeniyle, sahip olabilirdi; ama bu, Türkiye ve Kuzey Kürdistan coğrafyasında olanaklı değildir. Kitle ajitasyonu ve kitle örgütlenmesi ve geniş anlamda komünist gizli örgütlenme yapmayacak olsalar bile, Taslak yazarları propaganda yapacaklardır. Bu da pratik çalışmanın bir biçimidir. Politik olarak bu denli sıcak olan Anadolu gibi bir coğrafyada kitle gösterilerine, toplantılara, açlık grevlerine vb. katılmaksızın örgütler dışında devrimci kimlik nasıl korunacaktır? Olanaklı olan her fırsatta isçi sınıfı hareketinin gelişmesine ve devrimcileşmesine yardımcı olmak gerekmez mi? Devrimci içtenlik sahibi hiç kimse can bedeli yürütülen pratik devrimci mücadeleye, bir "işlev dağıtımı" yaptık diye pratik olarak kayıtsız kalamaz. "Teorik-politik çekirdek" kayıtsız kalacak mı?

Marksizm-Leninizm’in geçirdiği ağır bunalımı anlamak, onun üstesinden gelmek için işçi sınıfı hareketi ve emekçi kitle hareketi ile haşır neşir olmak gerekiyor. Bunun içinde olmak gerekiyor. Dünya ve yurt ölçeğinde pratik hareketin sorunlarına, ortaya sürdüğü sorulara çözüm ve yanıt üretmeye yönelik olmayan bir teorik çalışıma bunalımı atlatmaya yardımcı olmaz. Hatta onu ağırlaştırır. Teorik çalışıma bir tarih araştırması ve yazımı olmayacaksa eğer, bugünkü durumu başlangıç noktası olarak almalıdır. Verili durumdan hareket etmelidir. Bu sosyalizmin sorunlarını geçmişe uzanarak araştırma vb. çalışıma ile bir çelişki oluşturmaz. Tam tersine, bu ikisi birbirini tamamlar. Marksist-leninist teori özel olarak içinde bulunulan kapitalist toplumu tanımak ve onun bilgisine dayanarak onu tasfiye etmenin teorisidir. Yerine yeniyi kurmanın teorisidir. Onun bu özelliği ısrarla korunmalıdır. Dünyayı değiştirme etkinliğine olabildiğince etkin olarak katılmaksızın (bu komünist hareketin her bir üyesi için her günkü pratik mücadelede bizzat yer almak demek değildir) bunalımdan çıkışı sağlayabilecek katkılar (teorik düzeyde de) yapılamaz. Marksizm’in kurucularının, olanaklı olan her durumda, politik mücadelenin içinde yer aldıkları unutulmamalı.

Olabildiğince ayrıntılı işbölümü yapılmaksızın (Toplumsal işbölümünü ortadan kaldırmak için işbölümü yapmak zorunlu. Tıpkı devletin ortadan kalkmasının koşullarını hazırlamak için proletarya diktatörlüğünü -şu kullanıla kullanıla süreç içinde tüketilen "dayanıklı tüketim maddesi"- kullanmak gibi.) görevler gereği gibi yerine getirilemez. Komünist hareket herkesin her işi yaptığı, yapabildiği işbölümü tanımayan bir organizma değildir. Diğer şeylerin yanı sıra, teorik çalışma yapabilecek bilgi birikimi ve özelliklere ("yeteneklere" de denilebilir) sahip olanlar arasında yapılacak iyi düşünülmüş ve verimli bir işbölümü zorunludur. Teorik çalışma ne kadar ilerletilirse, teori ne kadar geliştirilirse, Lenin'in " 'Halkın Dostları' Kimlerdir?"de vurguladığı gibi, komünist hareketin pratik çalışması da o kadar hızlı büyür, güç kazanır.

Teorik çalışma - pratik çalışma ilişkisinde komünistler için öncelik ikincisindedir. Teorik çalışma pratik çalışıma için yapılır, onun hizmetindedir. Ama pratiğin önü de teori tarafından sürekli olarak aydınlatılmalıdır. Teoriye maddi bir güç kazandıracak olan pratiktir. Önünü ve olabildiğince uzağı görebilmek için de sürekli olarak geliştirilen ve zenginleştirilen teori de olmazsa olmazdır.

Marksizm-Leninizm'in bunalımı sorunu nasıl anlaşılmalı? Marx, Engels, Lenin ve değişen derecelerde katkılar yapan diğer komünistler tarafından oluşturulup geliştirilmiş durumuyla, dayandığı temel ilkeler ve genel olarak temelleri bakımından, Marksizm-Leninizm'in bunalımından söz edilemez. Yani temel ilkeleri ve tarihsel materyalizm, genel olarak kapitalist sistemin, özel ve esas olarak kapitalist ekonomik sistemin evriminin sonucu olarak geçerliliklerini yitirmemişlerdir. Bugünkü dünyayı anlamak ve onu değiştirme uğraşına girişmek için yetersiz değildirler. Söz konusu olan onların gereği gibi kullanılmıyor ve geliştirilmiyor olmalarıdır. Marksizm, diğer bilimlerle yakın bir ilişki içinde bir toplumsal bilim olarak kurulmuştur. Temelleri sağlam atılmış bir yapıdır. Temellerinin ya da temel ilkelerinin yeniden kurulmaya gerek duymadığı bir yapı. Söz konusu olan onu sürekli olarak geliştirmek, uygulama alanını da durmaksızın genişleterek zenginleştirmektir. Toplumsal bir bilim olarak Marksizm-Leninizm'in geliştirilmediği, bilim gibi irdelenmediği ve kullanılmadığı anlamında bir bunalımdan söz etmek doğru olur. Geliştirilememe bunalımı. Eksiklikleri giderilmeyen, yanlışları düzeltilmeyen, toplumdaki değişmeleri yansıtmayan, yani geliştirilmeyen ve zenginleştirilmeyen bir bilim er ya da geç bunalım (tehlikeli sonuç doğurabilecek durum) içine düşer. Kitap sayfalarına sıkışıp kalır. Varlığını sürdürebilmesi ve gelişebilmesi için gerekli oksijeni alamaz. Eski eserler müzesine kaldırılır.

Marksizm-Leninizm'in tamamlanmış, her şeyin yanıtını, zaman ve mekan üstü olarak, içeren "dinsel bir ideoloji" olmadığı biliniyor. O konusunun çok çeşitliliğine, sınırsızlığına açıktır. Marksist-leninist teori sorunlar inceleyerek sürekli olarak bilgi üretir. Üretmek zorundadır. Bunu yapamadığı anda bilimsel karakterini süreç içinde yitirir. Kendini sürekli olarak tekrarlayan, gelişme özelliklerini yitirmiş bir teori durumuna düşer. Marksist-leninist teori her şeyi kapsayan, kesin ve mutlak bilgi değildir.

Önemli bir nokta olarak vurgulanmalıdır ki, komünist hareketin ve işçi sınıf hareketinin karşı karşıya bulunduklar sorunlara yanıt verememe, daha doğrusu yanıt verebilecek biçimde kullanılmama anlamında bir bunalım vardır. Bunalımın bir diğer önemli unsuru da dünya komünist hareketinin parçalanmışlığı ve politik olarak büyüyememesidir.

Burada, son derece genel sayılabilecek çizgileriyle, Marksizm-Leninizm'in bunalımından ne anlaşılması gerektiği üzerinde duruldu. Bu başlı başına bir konu olarak ayrıca ele alınmalıdır.

Son Birkaç Söz

Marksizm-Leninizm'in temel ilkelerine dayanılarak yapılan her eleştirinin, arayışın vb. destekçisi olmak gerekir. Yaşanılan süreçte, arayış girişimlerini, devrimci konumda kalmak önkoşuluyla, anlayışla karşılamak gerek. Devrimci olarak kalındığı sürece arayış çabalarında kötü niyet aranmamalı. Marksist-leninist otorite ya da otoritelerin olmadığı, komünist hareketin tarihinin en ağır bunalımını yaşadığı tarihsel koşullarda arayış içinde olmak, o güne kadar var olanı, bazen aşırıya da kaçarak, eleştirmek anlayışla karşılanmalıdır. Devrimci bir arayış içinde olmayı son derece normal, haklı ve gerekli sayarım. Komünist hareketin on yıllardır süren çok yönlü bunalımı koşullarında başkası da olamaz. Her şeyin yolunda gittiğini düşünmeyenlerin sorular sormaları, sorunları gündeme getirmeleri, çözümler önermeleri kadar yerinde olabilecek başka ne olabilir ki? Marksizm-Leninizm'i devrimci eleştirel biçimde kullananlara, devrimci bir arayış içinde olanlara, "buna ne gerek var?", "sorunlara çözüm üreten ya da üretme yeteneğinde olan somut teori ya da teoriler var; marksist-leninist teori dünya ve ülke sorunlarına, işçi sınıfı hareketi ve sosyalist hareketin karşı karşıya bulunduğu sorunlara yanıt verebilecek düzeyde sürekli olarak zenginleştiriliyor, yeniden üretiliyor" diye karşı çıkmak olanaksız. Genel bir çekim gücü olan teori ya da teoriler yok. On yılların birikmiş sorunları son derece ağır. Ne teorik ne de pratik olarak, on yıllardır çekim merkezi olabilecek odak ya da odaklar var. Doğru dürüst teori üretimi yok vb. Komünistler, diğer şeylerin yanı sıra, üretememe bunalımı geçiriyorlar. Çok eskiden düşün dünyasında gündem belirleyici olanlar marksistler ya da Marksizm adına hareket edenler olurdu. Bu dönem çok gerilerde kaldı. Böylesi bir durumda insanların bir çıkış yolu arayışı içine girmeleri değil, girmemeleri anormaldir. Hiç kimse ne kendini ne de başkalarını aldatsın ya oyalasın. Dünya komünist hareketinin içinde bulunduğu durumda iyi niyetli çıkış yolu arayışlarına karşı sekter tavır takınmak ancak kendi durumundan hoşnut olanların işi olabilir. Her şeyin yolunda gittiği, zaferden zafere koşulduğu düşüncesi var olan sorunların görülmesini, teorinin geliştirilmesi ve sorunların çözümü için kullanılması çalışmasını da olumsuz yönde, hem de devasa ölçüde, etkiledi. Türkiye'de de böyle oldu. Komintern dönemindeki egemen hava ve dünya devriminin kaderinin Sovyet devletinin kaderine ve Sovyetler Birliği'nde sosyalizmin kuruluşuna bağlanması bu açıdan özellikle dikkate değerdir.

Arayış içinde olmak yeni baştan başlamak demek değildir. Arayış çalışmasında yol göstericiden yoksun olmak demek değildir. Arayış çabaları içinde hatalar da yapılacaktır. Önemli olan en az ve en az zarar verici hatalar yapmaktır. Bunalıma yol açan nedenler ve karşı karşıya bulunulan sorunlar bilimsel bir çözümleme konusu yapılacaklarsa eğer, Marksizm-Leninizm her yönüyle eleştirel yaratıcı biçimde kullanılmalıdır. Yol gösterici vardır. Sorun bu yol göstericinin ışığında doğru yolu bulabilmektir. Arayışta kullanılacak yol gösterici temel düşünceler (ilkeler) sorunu muğlaklaştırılamaz ya da alacakaranlıkta bırakılamaz. Hiç değilse bu bakımdan zihin açıklığına sahip olunmalı. Marksist-leninist olma iddiasında bulunanlar, marksist-leninist teorinin özünü ve temel ilkelerini tartışma konusu yapmazlar. Örneğin, proletarya diktatörlüğü ilkesini tartışma gündemine getirmezler. (Burada, bu diktatörlüğün nasıl anlaşılması ve örgütlenmesi gerektiği üzerinde durmak gerekmiyor.) Çok ve ağır zarara yol açabilecek hatalardan sakınmak için Marksizm-Leninizm'in temel ilkelerini kullanmak ve komünist hareketin mirasının olumlu ve olumsuz unsurlarından/yönlerinden öğrenmesini bilmek zorunlu.

Ben de uzun yıllardan bu yana sorunlara çözüm arayışı içindeyim. (3) Elverişli sayılmayacak koşullarda, hemen tamamen tek başıma kalmayı göze alarak ve kalarak, uluslararası komünist hareketinin bunalımının nedenlerini araştırıyorum. Böylesi devasa bir çalışmanın kolektif bir iş olduğunun da her zaman bilincinde oldum. Bu tür bir çalışmayı örgütler içinde de yapmaya çalıştım, örgütler dışında da. Çaba ve girişimlerim olumlu sonuçlar vermedi. Tercih etmediğim halde yalnız kaldım. Ne var ki, hiçbir zaman kılavuzsuz kalmadım. Marksizm-Leninizm'in temel ilkeleri ve teorik temellerine dayandım. Hiçbir zaman her şeyi genel bir gözden geçirme, bir tür "sil yeni baştan" olarak adlandırılabilecek bir tavır içinde olmadım. Böyle bir sorunum yok. Buna gerek de yok. Bu oyalanmak olur. Bu hovardalık olur. Ayrıca, bu, burjuva dünyasının çok yönlü saldırıları karşısında sarsılmak, şaşırmak, geri adım atmak olur. Birçok şey belki yeniden keşfedilmek zorunda kalınacaktır. Gerekiyorsa çok gerilere de gidilir. Geçmişte gereken ilgiyi görmemiş tezler ve teoriler de olabilir. Ama, ciddiye alınabilir bir çıkış yolu arayışı için, kabul edilmek zorundadır ki, başlangıç noktasından yoksun değiliz. Kılavuzsuz ya da pusulasız değiliz.

Ne yazık ki, aynı şeyi Taslak yazarları için söylemek olanaklı görünmüyor. Onlar, denilebilir ki, bir uçtan bir diğer uca savruluyorlar. Ne yapılması gerektiği konusunda bütün düşünce açıklığı savlarına karşın, şaşkındırlar. Düş kırıklığına uğramışladır. Karamsardırlar. "Marksizmin genel alanı" içinde yer alanlara "gelin her beraber yeni bir Marksizm anlayışı oluşturalım" olarak özetlenebilecek bir çağrı yapan ve bunun için de "Marksizmin genel alanı" kavramının kabul edilmesi ve teorik çalışma yapabilecek olanların örgütlerden ayrılarak "teorik-politik çekirdek"ler yaratılması önerilerini yapan Taslak, bunalımdan devrimci bir çıkış için, ne yazık ki, işe yaramaz. Tam tersine, yaratacağı etkiye bağlı olarak, durumu daha da ağırlaştıran bir işlev görür. Yukarıdaki çağrı ve önerilerin komünist ve demokrat devrimci örgütlerde ve çevrelerde yankı bulacağını sanmıyorum. Bulmaması da dileğimdir. Taslağı yazan arkadaşlara onu eleştirel bir gözle gözden geçirmelerini önermek isterim.

A. H. Yalaz
30 Temmuz 1995


(2) Taslak, "sosyalizm deneyleri" deyimini modern revizyonizmin sözde komünist partilere egemen olduğu dönemi de kapsayacak biçimde kullanmakla da dikkat çekiyor. "Tarihsel materyalizm şahsında Marksizm, Ekim devrimiyle başlayan ... şimdilik 'sosyalizm deneyleri' deyimiyle ifadelendirdiğimiz, 1989-1990'da önemli ölçüde bitmiş olsa da halen bazı ülkeler nezdinde varlığını koruyan dünya-tarihsel sürecin etraflı bir açıklamasını yapamamıştır." (s.70) (Bunun yapılamadığı yadsınamaz bir gerçektir).

Kruşçev ve Brejnev'in "Marksizme ilişkin olarak " Mao, E.Hoca, ve Stalin'den "kategorik bir farklılık göster"dikleri de belirtilmektedir (s.77). Bunu, Kruşçev ve Brejnev'in ve diğer revizyonistlerin marksist olmadıkları ya da "Marksizmin genel alanı"nda bulunmadıkları olarak yorumluyorum.

(3) "Okur için bir noktayı açıklamak isterim : 'Üç Dünya Teorisi'nin eleştirisi ile başlayan ve Mao Zedung revizyonizminin eleştiri yoluyla aşılmasıyla güçlenen, yüksek bir ivme kazanan bir sorgulama ve yargılama sürecine, yıllar önce, girdim ve bu süreçte hiçbir kaygı ya da korku tanımaksızın ilerlemeye kararlıyım. Marksizm-Leninizm’i eleştirel bir bilim olarak kullanma kararlılığımın hiçbir şey tarafından köreltilmesine izin vermeyeceğim. Eleştiri dışı tutulacak hiç kimse ve hiçbir teori, tez, görüş, karar, vb. tanımıyorum." ( "1957 Moskova Deklarasyonu, 1960 Moskova Bildirgesi Ve Barış Bildirilerinin Eleştirisi, s.5-6, 1987).