Büyük Ortadoğu Projesi: Emperyalist Yeniden Yapılandırma Sürecinin Bir Aleti
Belirgin bir projenin varlığından söz etmek olanaklı olmasa bile, son zamanlarda sözü çok edilen bir emperyalist girişim “Geniş Ortadoğu İnisiyatifi” (GOİ). Bu girişim, “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan ABD’nin dünyaya tek başına hâkim olma, dünyayı tek başına yönetme politik stratejisinin bir parçası, ABD dış politikasının bir unsurudur. GOİ, ABD emperyalizminin dünya imparatorluğu kurma stratejik planının taktik bir aşamasıdır. (1)
Bölüm I
Her ne kadar tek bir somut projeden söz etmek olanaklı olmasa da “Genişletilmiş
Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi” (The “Broader Middle East and North Africa Initiative” - BMENA), son dönemde hem akademik hem de politik çevrelerde dikkat çeken emperyalist bir yaklaşım örneğidir.[1] Bu proje, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan, küresel egemenlik kurmayı ve dünyayı tek başına yönetmeyi amaçlayan politik stratejisinin bir parçasıdır. ABD dış politikasının temel unsurlarından birini oluşturan bu proje, ABD emperyalizminin küresel egemenlik kurma yönündeki daha geniş stratejik hedefleri içinde taktiksel bir aşamayı temsil eder.
Bu çalışmada, incelenen projeyi tanımlamak için, Ortadoğu ve Türkiye’de yaygın olarak kullanılan “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) terimi tercih edilmiştir. “Proje” terimi bu emperyalist saldırının kasıtlı ve hesaplı niteliğini vurgulamaktadır.
21. yüzyılı Amerikan yüzyılı yapma planının gerçekleşebilmesi için dünya enerji kaynaklarının denetimi vazgeçilmez bir koşuldur. Hem küresel ölçekte hem de “Büyük
Ortadoğu” içinde en büyük ve en etkili emperyalist güç olarak kabul edilen ABD, bölgedeki devletlerarası ve devlet içi ilişkileri, tekelci sermayenin özellikle petrol ve silah sanayisini kontrol eden kesimlerinin sınıf çıkarları ve kendi devlet çıkarları doğrultusunda düzenlemeye çalışmaktadır. ABD yönetimini kontrol eden “neo-muhafazakârlar” (Bu terim genellikle
ABD emperyalizminin en gerici ve en saldırgan temsilcilerini ifade etmek için kullanılır), Fas’tan başlayıp Afganistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın[2] politik, ekonomik ve kültürel yeniden yapılandırılmasını[3] gerçekleştirmeye çalışmaktadırlar. Dünyanın en büyük enerji kaynaklarını barındıran bu geniş coğrafyanın politik haritasını yeniden çizmek istemektedirler.[4] Kısacası, demokratikleşme maskesi altında ABD, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya uzanan petrol ve doğal gaz zenginlikleri ve pazarları üzerindeki egemenliğini güçlendirmek ve askeri üsler ile tesislerden oluşan ağı genişletmek istemektedir.[5]
Geniş bir coğrafi alanı kapsayan ve kapsamlı içeriğiyle ayırt edilen BOP, çok çeşitli karmaşık konuları ele almaktadır. Sorun alanlarının bu çeşitliliği ve kapsamı öylesine geniştir ki bu makale projenin çok yönlü yapısının ele alınışına bir giriş niteliğindedir.
Projenin Teorik Temelleri ve Pratiği
Projenin ideologları, bölge ülkelerinin iç koşullarının köktendinciliğin
(fundamentalizmin) ve terörizmin başlıca nedeni olduğunu savunmaktadırlar. Daha fazla insanın politik ve ekonomik haklardan mahrum bırakılması, aşırıcılığın, terörizmin, uluslararası suç işlemenin, yasadışı göçün vb. artmasına yol açacaktır[6]. Daha somut bir ifadeyle, köktendincilik ve terörizm, modernleşme sürecinin başarısızlığa uğramasının ve bunun sonucunda zayıf devletlerin ortaya çıkmasının ürünüdür. Şimdi yapılması gereken, bölgedeki modernleşme sürecine (bunu her alanda kapitalistleş[tir]me olarak okuyunuz) yardımcı olmaktır.[7] ABD emperyalistleri, ekonomik reformlar ve istikrar ve güvenliğin güçlendirilmesi yoluyla bölgeye “demokrasi ve özgürlük” getirmeyi amaçladıklarını ilan etmektedirler.
26 Şubat 2003’te George W. Bush, Irak savaşının en ateşli savunucularından biri olan, gerici bir düşünce kuruluşu ve İsrail devletinin koşulsuz destekçisi olan Amerikan Girişim Enstitüsü (American Enterprise Institute) tarafından düzenlenen bir toplantıda bir konuşma yaptı. Beyaz Saray personeli tarafından yayımlanan bir basın açıklamasına göre, Bush, özgürleştirilmiş bir Irak’ın, ABD’nin bu stratejik açıdan önemli bölgede özgürlük ve reform konusundaki kararlılığını gösterebileceğini, böylece milyonlarca insana umut ve ilerleme sağlayabileceğini ileri sürdü. Ayrıca, Irak'ta yeni bir hükümetin kurulması, bölgedeki diğer ülkelere ilham vermek ve onları teşvik etmek için potansiyel bir model olarak sunuldu.[8]
Ekonomik, politik, toplumsal ve ideolojik-kültürel düzeyleri kapsayan bu emperyalist strateji, yalnızca ABD tekelci sermayesinin ve ABD emperyalizminin çıkarlarıyla belirli ölçülerde çelişen politik rejimleri devirmeyi ya da ABD ile işbirliği yapacak politik rejimleri iktidara getirmeyi hedeflememektedir. Aynı zamanda, küresel emperyalist yeniden paylaşım sürecinde rakip emperyalist büyük güçlere—özellikle Rusya, Fransa, Almanya, Japonya ve geleceğin en büyük emperyalist güç adaylarından biri olan sosyal-emperyalist “Çin Halk Cumhuriyeti”—karşı üstünlük elde etmeyi veya mevcut üstünlüğü pekiştirmeyi amaçlamaktadır. Bu proje, aynı zamanda, sınıfsal ve ulusal çelişkilerin, devletlerarası ve bölgesel çatışmaların yoğun olduğu bu geniş coğrafyada işçi sınıflarını ve halkları sindirme, olası devrimleri engelleme politikasının uygulanmasıdır. BOP bu genel çerçeve içinde ele alınmalıdır. Ekonomik, politik, toplumsal ve ideolojik-kültürel süreçlerin iç içe geçmiş olması, teorik analiz yapmak ve sonuçlar çıkarmak için başlangıç noktası olmalıdır.
BOP kapsamındaki bölgelerin çözümlenmesi, ABD emperyalizminin 11 Eylül 2001 saldırılarını gerekçe göstererek karmaşık bir politik ve ekonomik yeniden yapılandırma süreci başlattığını göstermektedir. Bu saldırılar, ABD’ye bölgesel stratejik planlarını uygulamaya koyması için bulunmaz bir fırsat oldu. Bu emperyalist dış politika çerçevesinde öne çıkan başlıca araçlar askeri müdahale ve savaştır. Politik ve ekonomik “reform” girişimleriyle ideolojik ve kültürel etki yaratma veya Batı değerlerini ve yaşam tarzını zorla benimsetme çalışmaları askeri müdahale stratejisine bağlı olarak, bu stratejinin tamamlayıcı unsurları olarak uygulanmaktadır.
ABD, Taliban rejiminin müzakereyi reddetmesinin ardından Afganistan’a karşı askeri harekât başlattı. Ardından Taliban devrildi ve işbirlikçi bir politik rejim kuruldu. Ancak bu yeni hükümet tüm ülke üzerinde otorite kurmayı başaramadı. Afganistan’daki işbirlikçi merkezi hükümetin kontrol ettiği topraklar sınırlı kaldı ve fiilen birden fazla güç odağının bulunduğu bir durum, bir “çoklu iktidar” durumu ortaya çıktı.
Taliban rejimine karşı yürütülen savaşın ardından Baas rejimine karşı Irak savaşı başlatıldı. ABD ve işbirlikçileri, Afganistan’daki durumla karşılaştırıldığında, Irak’ta çok daha güç bir durumla karşı karşıyadır. Emperyalist işgale ve işbirlikçi–kukla politik rejime karşı güçlü bir direniş vardır. Bush yönetimi Irak’ı Ortadoğu için çekici bir “demokratik model” durumuna getirmek istemektedir. Bu nedenle, diğer şeylerin yanı sıra, Ocak 2005’te işbirlikçi–kukla politik rejime demokratik bir görünüm kazandırmak amacıyla parlamento seçimleri düzenlemeyi planlayan ABD emperyalistleri ve yerli işbirlikçileri, askeri araçların kullanımında hiçbir kural tanımıyorlar; kentleri ve semtleri gelişigüzel bombalıyorlar.
Göz ardı edilmemesi gereken bir diğer nokta, “Büyük Ortadoğu” coğrafyasının batısındaki Libya’daki gelişmelerdir. Libya devleti, başta ABD olmak üzere, emperyalist devletlerin baskısına boyun eğdi. Kaddafi rejimi, “Batı” ile var olan gerginlikleri yumuşatmak, dış baskıları hafifletmek ve “uluslararası toplumdan” tecrit edilmişliğini sona erdirmek için ödünler vermeyi sürdürüyor.
Sözde BOP, tek başına çözümlenememelidir. Bu proje, birçok parçadan veya taktik plandan oluşan bütünlüklü bir stratejik plandır. Yıllardır, bölge devletlerinin ve halklarının BOP’u benimsemesi için uygun ideolojik-politik ve psikolojik koşullar yaratılmaya çalışılmaktadır. ABD’deki ekonomik ve politik iktidar sahiplerine göre, Batı’yı tehdit eden her şey (terörizm, köktendinci hareketler ve diğerleri) bu bölgeden kaynaklanmaktadır. Peki ne yapılmalıdır?
Büyük kötülüklerin kaynağı olan bu bölgeye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı
Avrupa’da uygulanan Marshall Planı’na benzer bir planla “yardım edilmelidir.” ABD
Dışişleri Bakanı Colin L. Powell tarafından 12 Aralık 2002’de ilan edilen “The U.S.-Middle
East Partnership Initiative: Building Hope for the Years Ahead” [“ABD–Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi: Önümüzdeki Yıllar İçin Umut İnşası”, benim çevirim][9], BOP’un bileşenlerinden biridir. Bu inisiyatifle, BOP’un benimsenmesi için gerekli ideolojik, politik ve psikolojik koşulların oluşturulması amaçlandı. Ayrıca, eğitim ve “sivil toplumun” geliştirilmesi dâhil olmak üzere, çeşitli alanlarda ABD’nin bölge üzerindeki hegemonyası pekiştirilmek istendi.
Emperyalist sözcülere göre bu inisiyatif, herkes için ekonomik, politik ve eğitimsel fırsatları genişletmenin yanı sıra, ABD’nin Arap dünyasındaki Arap devletleriyle işbirliği yapabilmesi için bir çerçeve ve mali kaynak sağlayacaktır. ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage tarafından koordine edilen bu inisiyatif, Dışişleri Bakanlığı’nın Yakın Doğu İşleri Bürosu tarafından yürütülecektir. ABD ile Ürdün Krallığı arasındaki Serbest Ticaret Anlaşması ve benzer bir anlaşmanın Fas Krallığı ile sonuçlandırılmasına yönelik çabalar, yukarıda belirtilen politik, ekonomik ve kültürel yeniden yapılandırmanın unsurlarıdır. Powell’a göre Ortaklık Projesi’nin ikinci ayağı, bölgesel düzeyde politik katılımın güçlendirilmesidir; çünkü açık ekonomilerin başarılı olabilmesi için açık politik sistemlere gereksinim vardır.
“Batı uygarlığı”, “İslam uygarlığı”na — ya da bazı polemikçilerin “uygar olmama” olarak adlandırdığı şeye — karşı [10]
Her yönüyle yeniden yapılandırılması savunulan bu bölgedeki halkların dinsel yönelimlerine baktığımızda, büyük çoğunluğunun İslam’a bağlı olduğunu görürüz. BOP, bir anlamda, İslam dünyasının [10] anılan bölgedeki parçasının, Batı uygarlığına uygun düşecek biçimde yeniden örgütlenmesi olarak anlaşılmalıdır. ABD yönetimi içinde özellikle Ortadoğu’da saldırgan ve müdahaleci dış politikayı savunmalarıyla tanınan neomuhafazakârlar, çoğunluğu Müslüman olan bölgelere ve ülkelere yönelik Batı müdahalesini desteklemektedirler. Bu bakış açısı, çok sayıda burjuva akademisyen ve entelektüel tarafından da paylaşılmaktadır.
“Büyük Ortadoğu” kavramının babası ve Ortadoğu tarihi üzerine önde gelen uzmanlardan biri olan tarihçi Bernard Lewis de bunlardan biridir. ABD dış politikasının önemli bir savunucusu olan Bernard Lewis, “İslam coğrafyasının” demokratikleştirilmesi ve yeniden yapılandırılması gerektiğini savunmaktadır. Emperyalist politika oluşturucuları ve Bernard Lewis’e göre, bir uygarlığının —konumuz açısından İslam uygarlığı— yönü askeri müdahale, diplomatik ve politik baskı ve ekonomik “yardım” adı altında bir dizi mekanizmayla belirlenebilir, mühendislik konusu hâline getirilebilir. Lewis’e göre temel sorun, İslam dünyasının kendi iç gelişmelerinde değil, İslam ile Batı arasındaki daha geniş çaplı çatışmadadır.[11] Bu perspektiften bakıldığında, ABD, Batılı ülkeler ve İsrail, demokrasi ve bireysel özgürlükler adına totalitarizme karşı mücadele eden güçler olarak sunulmakta ve böylece eylemleri meşrulaştırılmaktadır.[12] Bu çatışma, yalnızca uygarlıklar arası bir çatışma olarak değil, totaliter barbarlığa karşı uygarlığın kendisi için verilen bir savaşım olarak gösterilmektedir. Bu nedenle, “demokrasinin savunucuları”, amaçlarına ulaşmak için zor kullanma hakkına sahiptirler ve her iki tarafın can kayıplarının sorumluluğunu ise Batı yaşam tarzını tehdit edenler taşımaktadırlar.[13]
Arap–İsrail çatışmasının —özellikle “Filistin sorunu”nun— varlığının dahi tartışma konusu edilmediği BOP’un temel unsurlarından biri, İsrail Devleti’nin varlığının korunması, güvenliğinin sağlanması ve devlet yapısının güçlendirilmesidir.
Söz konusu olan, ekonomik ve politik sistemlerin kabul ettirilmesi ya da dayatılmasının ötesindedir. Sorun, değer yargıları, davranış kalıpları, gelenekler, alışkanlıklar, sanatsal ve estetik anlayışlar dâhil olmak üzere, Batı kültürünün yaygın biçimde dayatılmasını kapsamaktadır. Lewis, Batılı ulusların Müslüman toplumlarda “Batı kültürünün” benimsenmesini teşvik etmesi gerektiğini, ancak “nihai kararın” bu toplumlara ait olduğunu savunur. O, ayrıca, bu toplumlar kendisinin “doğru” olarak nitelendirdiği tercihleri yapmadıkça ya da bu toplumlara tercihlerini zorla dayatanlar bunu yapma güçlerini yitirmedikçe “Büyük Ortadoğu”nun büyük olasılıkla değişmeden kalacağını ileri sürer.[14]
Emperyalist Kamp İçindeki Bazı Tepkiler
BOP, emperyalist güçlerin rekabetlerini sürdürdükleri ve dünyanın yeniden paylaşımını kolaylaştırdıkları bir araç işlevi görmektedir. ABD, BOP aracılığıyla hem mevcut hem de potansiyel rakip emperyalist güçlerin bölgedeki nüfuz alanlarını sınırlamayı hedeflemektedir. Bununla birlikte, mevcut emperyalistler arası güç ilişkileri, ABD’yi özellikle Almanya ve Fransa gibi diğer büyük emperyalist devletlere ödün vermeye ve onları projeye ortak olarak dahil etmeye zorlamaktadır. ABD’nin bölgedeki politikaları çoğu zaman bu devletlerin çıkarlarına zarar verdiği için, Irak savaşına karşı çıkmalarının Alman ve Fransız devletlerine Arap halkları arasında belirli bir saygınlık kazandırdığı anlaşılmaktadır.
Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün direktörü Nicole Gnesotto, 10 Şubat 2004 tarihli Fransız gazetesi Le Figaro’daki yazısında ABD’nin planlarına eleştirel yaklaşıyordu. Ona göre, “Büyük Ortadoğu” projesi üç işlev yerine getirmektedir: Amerikan stratejisini tekleştirmek, bölgenin sorunlarını basitleştirmek ve İsrail–Filistin çatışmasından dikkatleri uzaklaştırmak. Başka bir deyişle, Gnesotto’ya göre Amerikan söylemi, (Irak’a karşı) savaş için ileri sürülen gerekçelerin terörizmden (kanıtlanmadı) ve kitle imha silahlarından (bulunmadı) çıkarılarak, (İslamcı) tiranlığa karşı bir savaşın gerekçelerine dönüştürülmesini sağlamak zorundadır.
“Çok taraflı” bir yaklaşımdan yana olan Gnesotto, 1995’te Akdeniz’in Arap ülkeleriyle başlatılan ve ekonomik ile politik reformları hedefleyen Barselona sürecini hatırlatır. Bu süreç 2010 yılına kadar bir serbest ticaret alanı oluşturmayı amaçlamaktadır. Avrupa Birliği, milyarlarca avronun harcandığı bu sürecin ABD’nin projesi tarafından baltalanmasından kaygı duymaktadır.[15]
27 Şubat 2004 tarihli Le Monde gazetesinde yazan bir uzman ise, ABD’nin jeopolitik hedeflerine ulaşmak amacıyla Avrupa Birliği’nin kaynaklarını kullanmak istediğini ve
AB’den mali destek beklediğini belirterek kaygılarını dile getirmiştir.[16]
Arap Dünyasında Tepkiler
Söz konusu bölgede BOP’a yönelik tepkiler çok yönlü oldu. Bazı aktörler projeye destek verirken, çoğunluk değişik sertlikte olmak üzere karşı çıktı. İlerici ve devrimci politik güçler —özellikle devrimci olanlar— ABD’nin bölgesel hegemonyasını kurmayı ya da pekiştirmeyi amaçladığını düşündükleri bu projeye güçlü bir biçimde karşı çıktılar.
Medyada yer alan tepkileri veri olarak alırsak, projenin bölge halkları tarafından reddedildiğini görürüz. ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Enformasyon Programları tarafından 25 Şubat–11 Mart 2004 tarihleri arasında 22 ülkede yayımlanan 89 rapora dayanan “Büyük Ortadoğu Girişimi: ‘Zorunlu’ Reformlar Dayatılamaz” başlıklı analiz bunu göstermektedir. Bu analizin temel bulgularına göre, sağcı yazarlar ve ılımlı Araplar
Müslüman dünyasını demokratikleştirmeye yönelik bu büyük planı desteklerken, diğerleri Arap dünyasının kendi demokrasi modelini uygulaması gerektiğini ve dışarıdan dayatılan bir modeli kabul etmemesi gerektiğini savunmaktadır. Öte yandan, “sertlik yanlısı” gazeteler, projeyi ve onun hegemonya peşindeki gizli Amerikan niyetlerini reddetmektedir.
Mısır devletinin sahip olduğu Akhbar-al-Yawm, reformların Filistin–İsrail anlaşmazlığının çözümüyle ilişkilendirilmesinin reformları yalnızca geciktireceğini ve onları ulaşılamaz kılacağını savundu. Buna karşılık Suriye devletine ait Tishreen gazetesi, BOP’un Müslüman inançlarını zayıflatacağı ve büyük Siyonist projeye zemin hazırlayacağı uyarısını yaptı. Bu arada, Faslı ve Lübnanlı gözlemciler, BOP’un Arap ve İslam kültürel mirasını zayıflatmak ve yok etmek için tasarlandığı görüşünü savunuyorlar. Bu kaygı bölge genelinde güçlü bir karşılık bulmaktadır.[17]
ABD, bu projeyle, bölgenin en gerici Arap rejimlerinden bazılarıyla uzun yıllara dayanan işbirliğine karşın, kendi müttefikleri arasında bile kızgınlığa neden oldu. BOP, işbirlikçi Arap devletlerinin —en azından mevcut politik iktidar sahiplerinin— çıkarları
açısından bir tehlike oluşturmaktadır. Burjuva politik özgürlüklerin bulunmadığı veya son derece sınırlı olduğu Arap devletlerinin yöneticileri, onlarca yıldır müttefikleri olan ABD’nin hegemonyası altında bile olsa, çok yönlü bir bölgesel yeniden yapılandırmanın tehlikelerinin farkındadır. Burjuva reform süreci bir kez başladığında, nerede ve nasıl sona ereceği bilinemez. Politik liberalizasyonun —demokratikleşme bir yana— bile kabul edilemez olduğu bir politik coğrafyada, BOP’a yönelik kuşkuculuktan kızgınlığa uzanan tepkilerde şaşırtıcı bir yan yoktur.
Örneğin, Mısır Cumhurbaşkanı Mübarek’e göre, reformlar ülke içinden gelmelidir. Her ülkenin kendine özgü koşulları vardır ve tek bir modelin tüm İslam ülkelerine dayatılmasının başarılı olma olasılığı yoktur. Ona göre, dışarıdan dayatmanın neden olabileceği potansiyel risklere karşı ihtiyatlı ve bilinçli olmak önemlidir. Bölgede Amerikalılara karşı benzeri görülmemiş düzeyde bir nefretin olduğunu belirten Mübarek, dışarıdan reform dayatmanın, tasarlananın tersine, terörizmi güçlendireceğini vurguladı.[18]
Ekim 2004
---------------------
Bölüm II
Birinci bölümde “Büyük Ortadoğu Projesi”nin (BOP) teori ve pratiği ile Arap dünyasından ve emperyalist cepheden gelen tepkiler incelenmişti. Bu bölümde, ABD’nin tek dünyayı tek başına yönetme politik stratejisini gerçekleştirmeyi amaçlayan ve küresel yeniden yapılandırmanın ilk aşamasını temsil eden bu emperyalist projede “Yeni NATO”ya ve Türkiye’ye biçilen roller çözümlenmektedir. Bölüm, temel bulgularla sona ermektedir.
Bugünkü Emperyalist Stratejinin Bir Aracı Olarak “Yeni NATO”
NATO artık eski NATO değildir; “Soğuk Savaş” döneminin NATO’sunun çok ötesine geçmiştir. Devlet kapitalizmiyle karakterize edilen Sovyet bloğunun çöküşü ve Varşova Paktı’nın dağıtılmasından bu yana uluslararası arenada çok şey değişti. NATO’da da büyük değişiklikler oldu. Emperyalist, saldırgan bir askerî-politik güç olma niteliğinin zayıflaması bir yana, NATO daha da saldırgan bir örgüt oldu. Dünya işçileri, ezilen halklar ve komünist ve demokratik-devrimci politik güçler için daha tehlikeli bir düşman durumuna geldi. Bütün ülkelerin işçilerinin, ezilen halklarının ve bütün ülkelerin komünistlerinin karşısında artık “sınır tanımayan” bir NATO var.
NATO, üye devletler arasındaki ekonomik, politik ve askerî ilişkileri güçlendiren bir askerî örgüt ve araçtır. Resmî belgelerine göre NATO, artık yalnızca üye devletleri korumakla yetinmemekte, yeni görevler de üstlenmektedir. NATO’nun varlığını sürdürebilmesi için, hem üye devletlerin halkları hem de genel politik ortam tarafından “kabul edilebilir” ve uygulanabilir yeni roller aranmaktadır. NATO’nun yeni görevler üstlenmesi ve yeniden yapılandırılması zorunluydu. Aksi takdirde askerî bir örgüt olarak gereksizleşir ve politik tartışma ve düşün üretme platformuna dönüşürdü.
NATO’ya verilen yeni görevler şu başlıklar altında toplanabilir: önleyici diplomasi, kriz yönetimi, barışı koruma ve kolektif güvenlik. Önderleri ve savunucuları açısından NATO’nun vurgulanması gereken yeni somut görevleri uluslararası terörizme karşı savaşım, kitle imha silahlarının ve bunların fırlatma araçlarının yayılmasını önleme, insan hakları ihlallerine karşı savaşım ve barışı koruma gibi görevlerdir. Artık “coğrafi sınırlar” aşılmıştır. Artık “düşman” dünya çapında çeşitlenmiştir. Dünyanın her yanında; ama özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerde (!) onunla her an karşılaşmak ve savaşmak zorunda kalmak olasıdır. Bu nedenle daima hazır ve tetikte olmak, hızlı müdahale güçlerini teyakkuzda tutmak zorunludur!
Yeniden yapılandırılan NATO’da silahlı kuvvetler iki kategoriye ayrılmaktadır:
savunma ve caydırıcılık işlevlerini yerine getiren istikrar güçleri ve karşılık verme ve müdahale işlevlerini yerine getiren hızlı müdahale güçleri. NATO komuta yapısında da önemli değişiklikler yapılmaktadır. İlk değişiklik, caydırıcılığı yöneten hantal, kalabalık ve bürokratik komuta yapısından, hızlı ve esnek hareketleri yönetecek bir komuta yapısına geçiştir. Gereksiz görülen birlikler ve üsler kapatılmakta, komuta kademeleri ve mevcut komutanlık sayısı azaltılmaktadır. İkinci değişiklik, birliklerdeki hava, kara ve deniz komuta ayrımının kaldırılması ve yaklaşık 9–10 bin kişiden oluşacak hızlı müdahale güçlerinin kara, hava ve deniz birliklerini aynı anda barındırması ve bunların tek bir komuta altında toplanmasıdır. Üçüncü değişiklik ise kuvvetlerin ve komuta merkezlerinin aşamalı olarak
Doğu’ya kaydırılmasıdır. Özellikle Orta Avrupa merkezli kuvvetler ve komutanlıklar giderek
Doğu Avrupa’ya, Balkanlara ve Türkiye’ye doğru kaymaktadır.[19]
NATO’nun ilgi ve nüfuz alanı daha doğuya kayarken, NATO’nun askerî caydırıcılık rolünde ve harekatlarında buna koşut değişiklikler oluşmaktadır. Yukarıda belirtilen üçüncü değişiklik, BOP’un analizi bakımından özel önem taşımaktadır. BOP’ta Türkiye’ye verilen
rolün yanı sıra, Türkiye Cumhuriyeti (T.C.)’nin üstlenmeye hazırlandığı rolün irdelenmesi, bu değişikliğin Türkiye’yi bir “cephe ülkesi” konumuna yerleştirdiğini göstermektedir.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın politik işlerden sorumlu müsteşarı olan Marc Grossman,
“21. Yüzyıl NATO’su: Yeni Yetenekler, Yeni Üyeler, Yeni İlişkiler” başlıklı makalesinde,
1999 Stratejik Konsepti’nde tanımlanan tehditlere atıfla, Prag Zirvesi öncesinde ABD’nin NATO’ya bakışını ortaya koymaktadır. Grossman, NATO üyelerinin önemli zorlukların üstesinden gelmeye devam etmeleri gerektiğini savunur. 11 Eylül olaylarının, NATO müttefiklerine ve İttifak’a yönelik tehditlerin beklenmedik biçimde ve çeşitli kaynaklardan gelebileceğini gösterdiğini vurgular. Grossman, NATO’nun bundan böyle çok çeşitli askerî durumlarda uzun süreli operasyonlar yürütebilecek, dengeli, esnek ve iyi donanımlı kuvvetleri çok kısa sürede konuşlandırma yeteneğine gereksinme duyduğunu ileri sürer. Ayrıca, Avrupa kuvvetlerinin ABD ile birlikte etkili biçimde savaşabilmeleri için stratejik nakliye, gelişmiş hassas vuruş sistemleri ve güçlü muharebe destek hizmetleri gibi yeteneklerini geliştirmesi gerektiğini belirtir.[20]
NATO’nun kuruluşunu “gerektiren” nedenler ortadan kalkmış olmasına rağmen, örgüt kendisini feshetmek yerine yeni “tehditler” ve düşmanlar yaratarak varlığını sürdürmeye çalışmaktadır. “Soğuk Savaş” döneminin düşmanı belliydi. Bu dönem, dünya egemenliği için yarışan iki büyük blok arasındaki emperyalist rekabetle ayırt ediliyordu. Bu tarihsel koşullarda NATO politikalarının odak noktası, rakip bloktan gelebilecek askerî saldırılara karşı üye devletleri savunmak oldu.
1989’dan sonra, özellikle 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünün ardından uluslararası ilişkilerde ve kavramlarda önemli değişiklikler yaşandı. “Düşman” değişmişti; buna koşut olarak stratejik kavramlar da değişti. Düşman artık ideoloji olarak “komünizm” ve devlet olarak “komünist” Sovyetler Birliği değildi. Uluslararası terörizm, küresel terörizmi besleyen ve destekleyen devletler, radikal politik İslam, kitle imha silahları ve hatta her türden küresel belirsizlik “düşman” kategorisine dahil edilmişti. “Düşman” kavramı değişmiş ve genişlemişti; NATO’nun stratejik konsepti de değişmeliydi ve değişti de.
NATO’nun 1949–1950’de formüle edilen ilk stratejisi[21], bölgesel savunma için geniş- ölçekli operasyonlara odaklanıyordu. 1950’lerin ortasında örgüt, caydırıcılığı önceleyen “kitlesel karşılık” stratejisini benimsedi. 1967’de yürürlüğe giren “esnek karşılık” stratejisi ise düşmanlara her saldırının kabul edilemez riskler doğuracağını iletmeyi amaçlıyordu.
Kasım 1991’de Roma’daki NATO toplantısında, değişen uluslararası duruma ”uygun düşen” yeni bir “Stratejik Konsept” kabul edildi. NATO, ortaya çıkan "güvenlik" sorunlarına yanıt olarak, esneklik ve hareketlilik yaklaşımını gözden geçirdi. NATO, ilk kez, stratejik konseptini kamuya açık tartışmaya sundu. 1991 Stratejik Konsepti, NATO’nun temel amacının üye devletlerin güvenliğini sağlamak olduğunu teyit etmekle birlikte, güvenlik tanımı tüm Avrupa’yı kapsayacak şekilde genişletildi. Ayrıca, bu konsept eski düşmanlarla çatışma yerine işbirliğine öncelik verdi.
1999 Stratejik Konsepti, NATO üyesi devletlere göre, 21. yüzyılın gerekliliklerini karşılamak üzere 1991 Stratejik Konseptinin yeniden düzenlenmesiydi.[22] Yeni Stratejik Konsept, 1991 Stratejik Konsepti’nin Avrupa’da genel bir savaş tehdidinin ortadan kalktığı yönündeki değerlendirmesini teyit etmekle birlikte, NATO üyelerinin ve Avrupa-Atlantik bölgesindeki diğer devletlerin etnik çatışma, insan hakları ihlalleri, politik istikrarsızlık, ekonomik kırılganlık, terörizm ve kitle imha silahlarının yayılması gibi risk ve belirsizliklerle karşılaşmaya devam ettiğini vurgulamaktadır. 1991 stratejisinin belirleyici özelliği güvenliğe bütünleşik yaklaşımıydı; politik ve askerî araçları birleştiren ve İttifak’ın hedeflerini paylaşan devletlerle işbirliğini öne çıkaran bu yaklaşım, 1999 Stratejik Konsepti’nin de merkezinde yer almaktadır. Bu kapsamlı yaklaşım şu temel unsurları içerir:
1. Transatlantik bağın korunması. Yeni Stratejik Konsept, Avrupa ve Kuzey Amerika güvenliğinin ayrılmazlığını vurgular ve iki bölge arasında güçlü ve dinamik bir ortaklığın zorunluluğunu belirtir.
2. Etkili askerî yeteneklerin sürdürülmesi. Bu strateji, caydırıcılık ve kolektif savunmadan kriz operasyonlarına kadar uzanan öngörülebilir koşullarda etkin bir şekilde faaliyet gösterebilecek askerî yetenekler gerektirir.
3. NATO içinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin geliştirilmesi. 1999 Stratejik Konsepti, NATO, Batı Avrupa Birliği (BAB) ve uygun olduğunda, Avrupa Birliği (AB) arasındaki yakın işbirliğinin Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin geliştirilmesi için zorunlu olduğunu belirtir. Konsept, bu işbirliğinin, NATO’nun doğrudan katılmadığı durumlarda, NATO kaynaklarının ve kuvvetlerinin Avrupa önderliğindeki askerî operasyonlara tahsis edilmesine olanak tanıdığını da belirtir.[23]
1999 Stratejik Konsepti, Rusya ve Çin gibi büyük kapitalist-emperyalist devletlere karşı dünya egemenliği için yürütülen savaşımın unsurlarını içermesinin yanı sıra, müttefik emperyalist devletler arasındaki çelişkileri ve anlaşmazlıkları kontrol etmeye yönelik unsurları da içermektedir.
Emperyalist Stratejinin Aletleri Olarak BOP ve NATO
1980’lerde başlayan ve büyük ulusötesi şirketler, sermaye grupları ve devletler arasındaki güç ilişkilerinin yeniden kurulmasıyla karakterize edilen kapitalist sistemin küresel yeniden yapılandırılması, 21. yüzyılda yoğunlaşmıştır. Avrasya, bu yeniden yapılandırmanın ve buna koşut olarak tırmanan emperyalist rekabetin temel arenası olarak ortaya çıkmıştır. Tahminlere göre, 2050 yılında dünya nüfusunun üçte ikisi Avrasya’da, özellikle de Asya’da yaşayacaktır.[24] Bu bölgenin küresel üretim ve ticaretin merkezi durumuna gelmesi ve enerji gereksinimlerinin büyük bölümünü karşılaması beklenmektedir. Kuzey Afrika’dan Pakistan’a uzanan geniş coğrafyanın dönüştürülmesi, bu sürecin kritik bir aşamasını oluşturmaktadır. Dikkat çekici olan odur ki dünya petrol ve doğal gaz rezervlerinin yaklaşık %70’i BOP coğrafyasındaki ülkelerde bulunmaktadır.[25]
Bu bölgenin yeniden yapılandırılmasının temel amacı, bölge ülkelerinin küresel kapitalist sisteme entegrasyonunu hızlandırmak ve en üst düzeye çıkarmaktır. Bu devasa girişim büyük miktarda ve çeşitli kaynak ve kapasitenin kullanılmasını gerektirir. Ekonomik ve askerî olarak ne denli güçlü ve politik olarak ne denli etkili olursa olsun, hiçbir devlet ya da ona bağlı sermaye grubu bu projeyi tek başına gerçekleştiremez.
ABD, kapitalist-emperyalist sistem içinde küresel yeniden yapılandırma sürecinin baş emperyalist mimarı olarak, bu küresel sürecin kritik bir aşaması olan BOP’un ilerletilmesi için “Genişletilmiş NATO Projesi”nin uygulanmasında ve NATO’nun yeniden yapılandırılmasında başrolü oynuyor. Yeni üyelerin büyük çoğunluğunu ABD dış politikasını destekleyen devletlerin oluşturduğu 26 üyeli bir örgüt durumuna gelen emperyalist NATO, genel olarak küresel yeniden yapılandırma sürecinde, özel olarak da BOP’un gerçekleştirilmesi sürecinde ABD için kilit bir politik-askerî alet işlevi görüyor. ABD, küresel ekonomik, politik ve askerî güç ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında NATO’nun oynayacağı role özel bir vurgu yapıyor. Transatlantik ittifakın baskın aktörü olarak ABD, NATO’yu küresel bir ittifaka dönüştürmeyi hedeflemektedir. Marc Grossman, 11 Eylül 2001’i —Washington ve New York’taki saldırıların yaşandığı günü— “büyük bir trajedi günü” olarak nitelendirmiş ve bunun aynı zamanda NATO’nun kendi geleceğiyle yüzleştiği bir gün olup olmadığını sorgulamıştır.[26] 11 Eylül saldırılarının ardından, NATO tarihinde ilk kez Antlaşma’nın 5. Maddesi[27] işletilmiş ve NATO’nun operasyonel kapsamı genişletilmiştir.
Böylece, ABD, emperyalist rakiplerinin askerî güçleri de dâhil olmak üzere diğer devletlerin askerî kapasitelerini kendi yayılmacı amaçları doğrultusunda kullanma imkânı elde etmiştir. ABD, uluslararası bir örgüt aracılığıyla hareket ederek saldırgan dış politika girişimlerine uluslararası meşruiyet kazandırmayı amaçlamaktadır.
Bu bağlamda, 11 Eylül 2001 saldırıları ABD için benzersiz bir fırsat yaratmıştır. Bu saldırıları ek bir gerekçe olarak kullanan ABD emperyalizmi, ulusal güvenlik kavramını yeniden tanımlamış ve ulusal güvenlik strateji belgesini yeniden düzenlemiştir. Yeni strateji doğrultusunda, küresel ölçekte tüm askerî kapasitesini yeniden yapılandırdığı “Küresel Savunma Konumlanması” [“Global Defense Posture”] programını başlatmıştır. Bu yeni güvenlik anlayışına göre, ortaya çıkan tehditlerin önemli bir bölümü BOP coğrafyasından kaynaklanmaktadır. ABD emperyalizmi, dünya genelinde yedi bölgesel merkez komutanlığı kurarak BOP kapsamındaki bölgelere askerî birlikler konuşlandırmayı ve mevcut konuşlanmaları genişletmeyi hedeflemektedir. Fas, Katar, Bahreyn, Irak, Gürcistan,
Azerbaycan, Kırgızistan ve Afganistan bu konuşlanmalar için belirlenen ülkeler arasındadır. Marc Grossman, NATO’nun geçmiş ve güncel rolünü değerlendirirken, İttifak’ın üye devletlerle ve Kafkasya, Orta Asya, Rusya ve Ukrayna ile işbirliği bağlarını geliştirdiğini yazmaktadır.[28] “Yeni NATO” ve BOP, diğer şeylerin yanı sıra, Rusya’yı kuşatmayı ve Çin devletini dizginlemeyi amaçlamaktadır.
Askerî ve politik bir örgüt olarak NATO, transatlantik emperyalist ittifakın en önemli kurumsal somutlaşması olmuştur. Bu ittifakın savunucuları, NATO’yu Avrupa-Atlantik bölgesindeki istikrar ve güvenliğin temel güvencesi olarak görmektedir. NATO’nun başlıca işlevi, kapitalist-emperyalist sistemin, özellikle Batı Avrupa devletlerinin, devrim ve
sosyalizm tehdidine ve küresel egemenlik savaşımında başlıca rakibi olan “Sovyet bloğu”na karşı varlığını sürdürmeyi güvence altına almak olmuştur. “Sovyet bloğu”nun çöküşünden sonra da NATO’nun kapitalist-emperyalist sistemi sosyalizm tehlikesine karşı koruma temel görevi değişmemiştir. Ancak, daha önce tartışıldığı üzere, NATO’nun stratejisi köklü bir dönüşüm geçirmiştir. NATO, artık, kurucu antlaşmasında tanımlandığı gibi, kendini belirli coğrafi sınırlarla ve yalnızca üyelerine yönelik askerî saldırılara karşılık vermekle sınırlayan bir örgüt değildir. “Soğuk Savaş”[29] döneminin NATO’su artık tarihe karışmış bir yapıdır. Bir zamanlar “sınır tanıyan” örgüt, bugün “sınır tanımayan” bir örgüte dönüşmüştür.
ABD’nin kapitalist-emperyalist küresel yeniden yapılandırma stratejisi, NATO’nun genişletilmesini ve yeniden yapılandırılmasını, Washington ile yakın işbirliği içinde olan ya da buna eğilimli devletlerin ittifaka dâhil edilmesini zorunlu kılmaktadır. ABD, bu geniş kapsamlı yeniden yapılandırma sürecinde NATO’yu ek bir müdahale ve istikrar sağlama aracı olarak kullanma politikası izlemektedir. Balkanlardaki askerî müdahaleler ve NATO’nun Avrupa dışındaki ilk büyük askeri harekâtını gerçekleştirdiği Afganistan’da oynadığı rol, bu politikanın pratik örnekleridir.[30]
Ekonomik, askerî ve politik açıdan dünyanın en güçlü emperyalist devleti olmasına rağmen ABD, söz konusu geniş bölgeyi tek başına yeniden yapılandırma ve kontrol etme
28–29 Haziran 2004 İstanbul Zirvesi’nde NATO’nun politik kanadı, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle diyaloğu derinleştirmeye yönelik yeni girişimler başlattı, “yoğun ilgi alanları” hâline gelen bu bölgelere özel temsilciler atadı. Askeri alanda İttifak, yeni ortaya çıkan tehditlere karşı koymak ve savunma alanını küresel ölçeğe genişletmenin gereklerini karşılamak amacıyla kapasitesini güçlendirmeye yönelik önlemler aldı. Bu çerçevede daha esnek, hızlı ve yetenekli askerî birliklerin oluşturulmasına yönelik planları onayladı.
NATO’nun İstanbul zirvesinde, üye devletlere Irak güvenlik güçlerinin eğitimine katılma yetkisi verildi. İttifakın Irak’ta Polonya’ya lojistik destek sağlamaktan daha doğrudan bir varlık oluşturmaya yönelik bu kararı alması, NATO’nun rolünde önemli bir değişime işaret ediyor. Aynı zamanda, Afganistan’ın zirvenin merkezi sorunu haline gelmesi NATO’nun genişleyen küresel kapsamını ve stratejik emellerini vurguluyor.
BOP İçinde Türkiye’nin Yeri
Sosyal emperyalist bloğun çöküşü, genel olarak uluslararası durumda, özellikle Avrasya’daki güç ilişkilerinde köklü değişimlerin yaşanmasına neden oldu. Türkiye, bu çöküşün ardından yeniden yapılandırılan geniş coğrafya içinde önemli bir jeopolitik konuma sahiptir. Batı, kuzey, doğu ve güney sınırlarında ani, büyük ve köklü değişimler yaşanan bir ülke olarak Türkiye, bu değişimlerden derinlemesine etkilenmiştir. 1945–1989 arasındaki “Soğuk Savaş” döneminin uluslararası koşullarından kaynaklanan önemi azalmış olsa da Türkiye'nin stratejik önemi yeniden artmaktadır. Bu yenilenen önem, bölgedeki altüst oluşlardan ve ABD’nin, Türkiye'nin de içinde yer aldığı geniş bir coğrafyayı politik ve ekonomik olarak yeniden yapılandırmaya yönelik süregelen girişimlerden kaynaklanmaktadır.
Uluslararası politikada daha kapsamlı, çok yönlü ve etkin bir rol üstlenmeye başlayan TC, daha büyük bir rol oynama potansiyeline sahip büyük bir bölgesel güçtür. Türkiye’nin birçok bölge ülkesiyle etnik ve tarihsel ilişkilere ve ortak dinsel inançları da içeren geniş anlamda kültürel ilişkilere sahip olması, TC’nin, uzun süre devam etmesi beklenen bölgesel yeniden yapılandırma sürecinde şimdi oynamakta olduğu rolden çok daha önemli bir rol üstlenebileceğine işaret etmektedir.
Avrupa Birliği ile kurumsal ilişkilerin kurulması ve geliştirilmesi öncelik oluşturmaya devam etse de, TC’nin uzun vadeli dış politikası Balkanlar, Orta Doğu, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde odaklanacaktır. Türkiye’nin Batı Avrupa’yla politik ilişkilerini güçlendirme ve potansiyel AB üyeliğini sürdürme yönündeki çabalarına rağmen, böylesi uzun vadeli bir dış politika izlenecek olmasının temel gerekçesi, ülkenin coğrafi konumunun değişmez niteliğinde yatmaktadır. Bu coğrafi gerçeklik, böyle bir dış politika yönelimini zorunlu kılmaktadır ve bu yönelimin devam etmesi beklenmektedir.
Yukarıda işaret edilen değişimler, Türkiye’nin stratejik coğrafi konumu ve büyük bir bölgesel güç olması, BOP’un uygulanmasında Türkiye’ye son derece önemli bir rol verilmesini gerektiriyor. T.C. Başbakanı Erdoğan, Ocak 2004’te ABD’ye yaptığı resmî ziyarette, ABD’nin BOP’u Türkiye aracılığıyla gerçekleştirmesi gerektiği mesajını verdi. ABD, gerek Küresel Savunma Konumlanması programıyla ilişkili olarak gerekse BOP çerçevesinde T.C.’den, ek ve yeni askerî üslerin kurulması, boğazların güvenliğinin ortak sağlanması ve sınır ötesi askerî harekâtlar için birlik verilmesi gibi politik ve askerî istemlerde bulunmuştur. Mevcut veriler, Erdoğan yönetiminin ABD’nin bu istemlerine olumlu yaklaştığını, askerî otoritenin ise temkinli ve mesafeli durduğunu göstermektedir.
NATO’nun ilgi ve nüfuz alanının daha doğuya kaymasıyla birlikte, askeri caydırıcılık rolünde ve operasyonel faaliyetlerinde buna koşut değişiklikler yapıldı. ABD, Avrupa Birliği ve NATO’nun değişen güvenlik stratejileri ve uygulamaları, Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu doğrudan etkiliyor. Emperyalist devletlerin, özellikle ABD’nin, Orta Doğu, Orta Asya ve Kafkasya’yı yeni bir tehdit coğrafyası olarak yeniden tanımlaması, NATO’nun yeniden yapılandırılması ve BOP’un bir aleti olarak kullanılmak istenmesi ve kullanılmaya başlanması nedeniyle, Türkiye “eski” NATO bir kanat ülkesi olma konumundan, “yeni” NATO’nun bir ön cephe ülkesi konumuna geldi. Askerî açıdan T.C.’ye verilen rol “ileri karakol” rolüdür. Serkan Demirtaş’a göre NATO içinde yapılan çok sayıda çalışma, AvrupaAsya bölgesindeki 22 sıcak noktanın 19’unun Türkiye'yi doğrudan veya dolaylı olarak ilgilendirdiğini göstermektedir. Bu durum, Türkiye için hem yeni güvenlik riskleri yaratmaktadır hem de ülkenin ABD ve NATO ile olan stratejik bağlarını güçlendirmektedir.[31]
Haziran 2003’te toplanan NATO Savunma Planlama Komitesi’nin kararlarına göre
TC, yeniden yapılandırılan NATO içinde giderek daha önemli bir rol üstlenmektedir. NATO’ya ve ABD’ye bağımlılığı ve işbirliği yapma gereksinimi arttıkça, TC’nin dış politikasının daha saldırgan ve yayılmacı bir karakter kazanması olasıdır. Bu demektir ki
Temel Bulgular
1. Avrasya, emperyalist devletler, uluslararası ve ulusötesi kapitalist şirketler arasındaki emperyalist rekabetin temel alanını oluşturmakta ve küresel yeniden yapılandırma süreçlerinde merkezi bir rol oynamaktadır.
2. Avrasya kapitalist-emperyalist sisteme karşı sosyalist mücadelenin de temel
3. Küresel ekonomik güce sahip tek emperyalist devlet konumundaki ABD, kapsamlı bir küresel askerî strateji formüle etmek zorundadır.
4. ABD’nin BOP coğrafyasındaki petrol kaynaklarına bağımlılığı azalırken, Avrupa, Japonya ve Çin’in bu kaynaklara bağımlılığı artmaktadır. ABD, emperyalist rakipleri için yaşamsal öneme sahip enerji kaynakları üzerinde denetim kurmayı ve hâlihazırda denetim sağladığı yerlerde bu konumunu daha da pekiştirmeyi hedeflemektedir.
5. Sürmekte olan küresel politik-ekonomik ve askerî yeniden yapılandırma sürecinde —ve bu sürecin ayrılmaz bir parçası olan BOP aşamasında— emperyalist güçler arasındaki çelişkiler keskinleşecektir. Devletlerin dış politikaları giderek daha saldırgan bir nitelik kazanacaktır. Küresel ve bölgesel düzeydeki emperyalist rekabet bağlamında, ABD emperyalizminin ve onun küresel ve bölgesel düzeydeki işbirlikçilerinin konumları, gerek ABD ile ittifak ilişkisi içinde bulunan emperyalist güçlerle gerekse ABD ile ittifak bağı bulunmayan emperyalist rakiplerle olan ilişkilerinde güçlenecektir.
6. Yeniden yapılandırma süreci boyunca, mevcut gelişmelerin de gösterdiği üzere, çeşitli devletlerin iç politikaları sertleşecektir. Sermaye birikiminin önünde engel olarak görülen işçi hareketinin —özellikle sendikal hareketin— gücü kırılmaya çalışılacaktır. Emperyalist devletlerde yalnızca örgütlü komünist gruplar değil, kapitalist-emperyalist sisteme çeşitli düzeylerde karşı çıkan diğer politik güçler de ezilecek veya bu güçlerin etkileri en aza indirilmeye çalışılacaktır. Tek tek ülkelerde ya da BOP coğrafyasında yakın vadede devrim veya sosyalizm tehdidi bulunmasa da ulusal, bölgesel ve uluslararası bağlam, ülke-ölçekli ve bölgesel toplumsal krizlerin ortaya çıkmasına elverişlidir. İç muhalefet bastırılmadıkça, işçi ve halk hareketleri denetim altına alınmadıkça ve demokrat-devrimci ve bilimsel-sosyalist politik güçler politik ve askerî olarak ezilmedikçe, BOP’un ABD’nin istediği sonuçları vermesi olanaklı değildir.
7. Yeni misyonlar verilmemiş ve örgütsel bir yeniden yapılandırma sürecinden geçirilmemiş olsaydı, NATO etkili bir askerî örgüt olarak işlev görmeyi sürdüremezdi. Bu risk, özellikle ABD açısından, NATO’ya küresel bir örgütsel karakter kazandırma politikasının başlıca nedenlerinden biridir.
8. NATO, küresel sermaye birikim süreçlerine yönelik risk ve tehditleri önlemek veya ortadan kaldırmak için daha saldırgan biçimde kullanılacaktır.
9. Yeniden yapılandırılan NATO, ABD’nin müttefikleri üzerindeki denetimini sürdürdüğü bir mekanizma işlevi de görmektedir. ABD, NATO ortaklarının hem merkezkaç eğilimlerini hem de bağımsız askerî kapasitelerini sınırlamaya çalışırken, kendi küresel askerî kapasitesini ve kaynaklarını olabildiğince genişletmeye çalışmaktadır. ABD politikası, Avrupa Birliği’nin bağımsız bir küresel askerî rol üstlenmesini sağlayabilecek özerk askerî kapasite geliştirmesine karşıdır. Avrupa Birliği’nin böyle bir rol üstlenmesi ancak NATO çerçevesinde olanaklı olmalıdır ki ABD, stratejik karar alma süreçlerinde ve silahlı güçlerin konuşlandırılması ve kullanılması konularında belirleyici yetki sahibi olarak kalabilsin. ABD açısından Avrupa Birliği’nin veya Batı Avrupa Birliği’nin NATO’nun seçeneği olması kabul edilemez.
10. ABD’nin BOP coğrafyasına ilişkin dış politikası, bu bölgedeki devletlerde burjuva anlamda politik demokratikleşmeyi değil, kontrollü politik liberalleşmeyi veya sınırlı bir politik çoğulculuğa geçişi amaçlamaktadır. ABD, kendisiyle işbirliği yapan egemen politik güçlere karşı bölge halklarındaki başkaldırı isteğinin ya da eğiliminin ortadan kalktığı —ya da en azından kendi çıkarları ve işbirlikçilerinin politik iktidarları için en az tehlikeli olacak— bir politik ortam yaratmak istiyor. ABD’nin bu politikasını kısa veya orta vadede gerçekleştirmesi olası değildir.
11. T.C.’nin dış politikası, uzun vadede AB’yle ilişkilerden daha çok Balkanlar,
12. Avrasya’nın genel olarak yeniden yapılandırılmasında —özel olarak da BOP coğrafyasında— T.C. bugün olduğundan çok daha önemli bir rol oynayacaktır. O, bölgesel bir başaktördür.
Şubat 2005
A. H. Yalaz
[1] “G‑8 Genişletilmiş Ortadoğu Ortaklığı Çalışma Belgesi”, ABD yönetimi tarafından sunulan ve sonraki girişimlerin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynayan temel bir dokümandır. Londra merkezli liberal Arap gazetesi Al‑Hayat tarafından elde edilen bu belge, 13 Şubat 2004 tarihinde yayımlanmıştır. Bu doküman, girişimin sonraki aşamalarının çerçevesini oluşturmada kritik bir işlev görmüştür.
Haziran 2004’te gerçekleştirilen G‑8 (sekiz sanayileşmiş ülke) zirvesinde, “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi” adı, girişimin kapsamının genişlediğini ifade eden “Daha Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi” olarak değiştirilmiştir.
[2] “Büyük Ortadoğu”, stratejik öneme sahip bir bölge olarak, 22 Arap Birliği ülkesinin yanı sıra, Türkiye, İsrail, İran, Afganistan ve Pakistan’ı da kapsamaktadır.
[3] Burada, hem başlatılan hem de bizzat deneyimlenen, bilinçli biçimde tasarlanmış bir süreci vurgulamak için, yerleşik kullanımın aksine “yapılanması” değil “yeniden yapılandırılması” terimi kullanılmaktadır. Bu terminolojik tercih, incelenen süreçlerin kasıtlı ve stratejik karakterini görünür kılmaktadır.
[4] Sosyal‑emperyalist “Sovyetler Birliği”nin egemenliğindeki bloğun çöküşü, “politik Ortadoğu”nun daha geniş bir coğrafi alana doğru genişlemesine katkıda bulundu. Ayrıca, Sovyet bloğunun dağılması, Avrasya’nın yeniden önemli bir emperyalist mücadele alanı olarak ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.
[5] Bölgeye ilişkin istatistiksel bir değerlendirme, onun stratejik önemini ve yoğun emperyalist‑kapitalist rekabetin nedenlerini açıkça ortaya koymaktadır. Bölge 16.909.000 kilometrekarelik bir alanı kaplamakta ve 575 milyonluk bir nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. Bu nüfusun her 30 yılda bir iki katına çıkacağı ve 2030 yılına gelindiğinde 1 milyara ulaşacağı öngörülmektedir. Özellikle Suudi Arabistan’ın başı çektiği Körfez ülkeleri, bölgenin petrol rezervlerinin yüzde 65’ine sahiptir; bu durum bölgenin zenginliğini ve büyüme potansiyelini göstermektedir.
[6] Bu proje, aynı zamanda, ekonomik istikrarsızlık, politik kargaşa ve güvenlik tehditleri gibi daha az gelişmiş kapitalist ülkelerden kaynaklanan sorunlara karşı, kapitalist açıdan ileri Batı toplumlarının kendi çıkarlarını koruma girişimidir.
[7] Looney, R (2004, August). The Broader Middle East Initiative: Requirements for Success in the Gulf [Daha Geniş Ortadoğu Girişimi: Körfez’de Başarı İçin Gereklilikler] Strategic Insights, III(8).
https://ciaotest.cc.columbia.edu/olj/si/si_3_8/si_3_8_lor01.pdf
[9] Powell, L. C. (2002). https://2001-2009.state.gov/secretary/former/powell/remarks/2002/15920.htm
[10] Bazı Batılı ideolojik perspektiflere göre “uygar olmama” kavramı, “İslam toplumlarında” gelişmiş veya ileri bir uygarlığın bulunmadığı yönündeki iddiayı ifade etmek için kullanılmaktadır.
[11] Sabra, A. (2003, August 15). What is wrong with what went wrong? [Yanlış Giden Şeyde Yanlış Olan Nedir?, benim çevirim]. Middle East Report Online. https://www.merip.org/2003/08/what-is-wrong-with-whatwent-wrong/
[12] Sabra (2003)
[13] Sabra (2003)
[14] Sabra (2003)
[15] De Brabander, L. (1 Mayıs 2004). Bush’ project voor een “Groot Midden-Oosten” [Bush’un “Büyük
[16] De Brabander (2004)
[17] GlobalSecurity.org (11 Mart 2004). Greater Middle East Initiative: “Essential” reforms cannot be “imposed” [Genişletilmiş Ortadoğu Girişimi: “Zorunlu” reformlar “dayatılamaz”, benim çevirim].
https://www.globalsecurity.org/military/library/news/2004/03/wwwh40311.htm
[18] GlobalSecurity.org (2004)
[19] Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (Mart 2004). NATO’nun Tarihi İstanbul Zirvesi ve Muhtemel Sonuçları. www.turksae.com
[20] Grossman, M. (1 Haziran 2002). 21st Century Nato: New Capabilities, New Members, New
[21] "The Strategic Concept for the Defense of the North Atlantic Area" [“Kuzey Atlantik Bölgesinin Savunması İçin Stratejik Konsept”, benim çevirim]
[22] Bu arada NATO’nun Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin üye olmalarıyla genişlemesi, Avrupa’nın jeopolitik görünümünde ve İttifak’ın stratejik etki alanında bir değişime işareti ediyordu.
[23] NATO Office of Information and Press [NATO Bilgi ve Basın Ofisi, benim çevirim] (2001). NATO
[24] Çin ve Hindistan’ın bugünkü nüfuslarının toplamı yaklaşık olarak 2,3 milyardır. Bu durum küresel ilişkilerde önemli bir demografik etmen oluşturmaktadır.
[25] Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2004, Mart). ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri. http://www.turksae.com
[26] Grossman, M. (1 Haziran 2002). 21st Century Nato: New Capabilities, New Members, New
https://archives.nato.int/uploads/r/nato-archivesonline/2/c/9/2c90e1c737259d162eebfa90cf3494644bb4a415e8f445bfe66e7dc59ce1b974/2002-0601_New_capabilities__new_members__new_relationships_ENG.pdf
[27] Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. Maddesi, birlik ve karşılıklı savunma ilkelerini ortaya koyar. Kuzey Amerika veya Avrupa’daki herhangi bir tarafa yönelik silahlı bir saldırının tüm üyelere yapılmış sayılacağını belirterek İttifak’ın kolektif gücünü vurgular.
[28] Grossman, M. (1 Haziran 2002).
[29] “Soğuk Savaş” kavramı son derece yanıltıcıdır. Büyük emperyalist güçler arasında doğrudan bir çatışmanın yokluğu “barış”tan söz edilmesine olanak tanısa da, bu nitelendirme 1945 sonrası dönemi doğru biçimde yansıtmaz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan yerel, bölgesel ve iç savaşların büyük çoğunluğu, doğrudan ya da dolaylı olarak, dünyanın emperyalist yeniden paylaşımı uğruna verilen mücadeleler olmuştur. Emperyalist güçler, rekabet savaşımlarını gerek kendi silahlı kuvvetlerini kullanarak gerekse işbirlikçi sınıflar ve sınıf katmanlarının kontrol ettikleri işbirlikçi devletler ve politik-askerî güçler aracılığıyla sürdüre gelmişlerdir.
[30] Afganistan örneği, Alman emperyalizminin uluslararası arenada açık bir askerî rol üstlenmesinin de örneği oldu. Benzer bir dinamik, Japonya’nın Irak’taki askerî müdahalesinde de görülmektedir.
[31] Demirtaş, S. (5 Temmuz 2004). Büyük NATO Projesi. Cumhuriyet Strateji.
[32] Stratejik Araştırmalar Enstitüsü (2004). NATO’nun Tarihi İstanbul Zirvesi ve Muhtemel Sonuçları.

