BİR EMPERYALİST YENİDEN YAPILANDIRMA PROJESİ:
Belirgin bir projenin varlığından söz etmek olanaklı olmasa bile, son zamanlarda sözü çok edilen bir emperyalist girişim “Geniş Ortadoğu İnisiyatifi” (GOİ). Bu girişim, “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan ABD’nin dünyaya tek başına hâkim olma, dünyayı tek başına yönetme politik stratejisinin bir parçası, ABD dış politikasının bir unsurudur. GOİ, ABD emperyalizminin dünya imparatorluğu kurma stratejik planının taktik bir aşamasıdır. (1)
BİR EMPERYALİST YENİDEN YAPILANDIRMA PROJESİ:
GENİŞ ORTADOĞU İNİSİYATİFİ (I)
Giriş
Belirgin bir projenin varlığından söz etmek olanaklı olmasa bile, son zamanlarda sözü çok edilen bir emperyalist girişim “Geniş Ortadoğu İnisiyatifi” (GOİ). Bu girişim, “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan ABD’nin dünyaya tek başına hâkim olma, dünyayı tek başına yönetme politik stratejisinin bir parçası, ABD dış politikasının bir unsurudur. GOİ, ABD emperyalizminin dünya imparatorluğu kurma stratejik planının taktik bir aşamasıdır. (1)
21.yüzyılı Amerikan yüzyılı yapma planının gerçekleşebilmesi için dünya enerji kaynaklarının denetimini ele geçirmek bir olmazsa olmazdır. Dünya ve “büyük” Ortadoğu ölçeğinde en büyük ve en etkili emperyalist güç olan Amerika Birleşik Devletleri, bölgedeki devletlerarası ve devletler-içi ilişkileri kendi emperyalist tekelci sermaye katmanının, özellikle petrol ve silah tekellerini kontrol eden sermaye gruplarının sınıfsal çıkarları ve kendi öz devlet çıkarları için her zaman “düzene” sokmaya çalışmıştır. ABD yönetiminin kontrolünü elinde tutan “yeni tutucular” (siz ABD emperyalizminin en gerici, en saldırgan temsilcileri diye okuyunuz) Fas’tan başlayan ve Afganistan’ı da içine alan büyük bir coğrafyanın politik, ekonomik ve kültürel yeniden yapılandırılmasını gerçekleştirmeye çalışıyorlar (2). Dünyanın en büyük enerji kaynaklarının bulunduğu son derece geniş bir coğrafyanın politik haritasını yeniden çizmek istiyorlar (3). Özcesi, ABD, demokratikleşme maskesi ardında, Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya dek uzanan bölgenin petrol ve doğal gaz zenginliği ve pazarları üzerindeki hâkimiyetini güçlendirmek ve askeri üs ve tesisler ağını genişletmek istiyor. (4)
Girişimin kapsadığı coğrafya öylesine geniş ve ele alınması gereken sorunlar öylesine kapsamlı ki, bu yazının bütününü konuya bir giriş olarak düşünmek doğru olur.
İnisiyatifin teori ve pratiği
İnisiyatifin ideologlarına göre, bölge ülkelerinin iç koşulları bölgede görülen köktendinciliğin ve terörün başta gelen nedenlerinden biridir. Bölgede politik ve ekonomik haklardan yoksun bireylerin sayısı arttıkça aşırılıkta, terörizmde, uluslararası suçta, yasadışı göçte, vb. artışların yaşanması kaçınılmazdır (5). Daha somut olarak konulacak olursa, köktendincilik ve terörizm, zayıf devletlerin ortaya çıkmasına neden olan başarısızlığa uğramış bir modernleşme sürecinin sonuçlarıdır. Şimdi yapılması gereken bölgedeki modernleşme sürecine (siz her alanında kapitalistleşme olarak okuyunuz) yardımcı olmaktır (6). ABD emperyalistleri, ekonomik reformlar yapılarak, daha çok istikrar ve güvenlik sağlanarak söz konusu edilen bölgenin “demokrasi ve özgürlüğe” kavuşturulmasını amaçladıklarını açıklıyorlar. Irak’taki savaşın hararetli savunucularından ve İsrail Devleti’nin koşulsuz destekçilerinden olan gerici düşün kuruluşu American Enterprise Institute (Amerikan Girişimi Enstitüsü)’nün örgütlediği bir toplantıda İkinci Bush şöyle diyordu: “Özgür bir Irak, milyonların yaşamında umut yaratarak ve gelişme sağlayarak bu önemli bölgenin reformdan geçirilmesi konusunda özgürlüğe ilişkin gücümüzü gösterebilir. (...) Irak’ta yeni bir rejim bölgede diğer uluslar için dramatik ve esin kaynağı olan bir örnek olabilir.” (7)
Ekonomik, politik, sosyal ve ideolojik-kültürel düzeyleri içeren bu emperyalist strateji, yalnızca ABD tekelci sermayesinin ve ABD’nin emperyalist çıkarlarına şu ya da bu ölçüde aykırı düşen politik rejimlerin yıkılmasını gerçekleştirmeyi ve yerlerine ABD’yle işbirliği yapacak politik rejimleri iktidara getirmeyi amaçlamıyor. Aynı zamanda, dünyanın emperyalist yeniden paylaşımında rakip emperyalist büyük güçler, özellikle Rusya, Fransa, Almanya ve Japonya ve geleceğin en büyük emperyalist güçlerinden biri olmaya aday Çin devleti karşısında üstünlük sağlama ya da var olan üstünlüğü pekiştirme amacını da güdüyor. Bu girişim, tam bir sınıfsal ve ulusal çelişkiler, devletler-içi ve bölgesel çatışmalar coğrafyası olan bu geniş bölgede işçi sınıflarına ve halklara gözdağı verme, sindirme ve olası devrimleri önlenme politikasının uygulanmasıdır da. GOİ, genel çizgileriyle saptanan bu çerçevede ele alınmalıdır. Ekonomik, politik, sosyal ve ideolojik-kültürel süreçlerin iç içe geçmiş olması teorik çözümlemede ve sonuçlar çıkarmada hareket noktası olmak durumundadır.
GOİ’nin kapsadığı varsayılan coğrafyaya bakıldığında görülecektir ki, ABD emperyalizmi, 11 Eylül 2001 saldırılarını da gerekçe olarak kullanarak, görece çok yönlü bir yeniden politik-ekonomik yapılandırma çalışmasına girişmiştir. Söz konusu saldırılar ABD’nin bölgeye ilişkin stratejik planlarını uygulamaya koyması için bulunmaz bir fırsat oldu. Bu emperyalist dış politika girişiminde bugün öne çıkan asıl araç askeri müdahaledir, savaştır. Politik ve ekonomik “reform” girişimleri ve ideolojik-kültürel etki sağlama ya da Batı düşünme ve yaşam biçimini zorla benimsetme çalışmaları askeri müdahale stratejisine bağlı olarak yürütülmektedir.
ABD işe Afganistan’da kendisiyle anlaşmaya yanaşmayan Taliban rejimine savaş açmak, onu yıkmak ve işbirlikçi bir politik rejimi kurmakla başladı. Ama Afganistan’ın bütününü kapsayan bir politik rejim kurmayı başaramadı. Afganistan’daki işbirlikçi “merkezi” hükümetin kontrol ettiği alan sınırlıdır. Afganistan’da fiilen “çoklu iktidar” vardır.
Taliban rejimine karşı savaşı Irak’taki Baas rejimine karşı savaş izledi. ABD ve işbirlikçileri Irak’ta Afganistan’daki durumla karşılaştırıldığında daha güç durumdadır. Emperyalist işgale ve işbirlikçi-kukla politik rejime karşı güçlü bir direniş vardır. Bush-yönetimi Irak’ı bütün bir Ortadoğu için örnek olacak çekici bir “demokratik model” yapmak istiyor. Diğer şeylerin yanı sıra, bu nedenledir ki, Ocak 2005’te parlamento seçimlerinin yapılarak işbirlikçi-kukla politik rejime demokratik görünüm vermeyi planlayan ABD emperyalistleri ve iç işbirlikçileri, askeri araçları kullanmada kural tanımıyorlar; kentleri ve semtleri gelişigüzel bombalıyorlar.
Gözden kaçmaması gereken bir nokta da “Büyük Ortadoğu” coğrafyasının batısında, Libya’da, yaşanan gelişmelerdir. Libya devleti ABD başta olmak üzere, emperyalist devletlerin baskısına boyun eğdi. Kaddafi rejimi “Batı” ile var olan gerginlikleri yumuşatmak, dış sorunları çözmek ve “uluslararası toplum”dan soyutlanmış olmasına son vermek için ödün üzerine ödün veriyor.
Sözde GOİ tek başına ele alınıp çözümlenmemelidir. O birçok parça ya da taktik planlardan oluşan bir bütün, bir stratejik plandır. GOİ’nin bölge devletleri ve halkları tarafından benimsenmesi için yıllardır uygun ideolojik-politik ve psikolojik koşullar oluşturulmaya çalışılıyor. ABD’deki ekonomik ve politik iktidar sahiplerine göre, Batı’yı tehdit eden her şey (terörizm, köktendinci akımlar, vb.) bu bölgeden kaynaklanmaktadır. O halde ne yapılmalı? Büyük kötülüklerin kaynağı olan bu bölgeye, İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Batı Avrupa’da uygulanan Marshall Planı’na benzer bir plan çerçevesinde “yardım” edilmeli. Aralık 2002’de ABD Dışişleri bakanı Colin L. Powell tarafından açıklanan ABD-Ortadoğu Ortaklık İnisiyatifi GOİ’nin bileşenlerinden biridir. Bu inisiyatifle GOİ’nin benimsenmesi için uygun ideolojik-politik ve psikolojik koşullar hazırlanmaya çalışıldı. Bu inisiyatifle, eğitimden sivil toplumu güçlendirmeye dek varan geniş bir etkinlik alanında, ABD’nin bölge üzerindeki hegemonyası pekiştirilmek isteniyor. Emperyalist sözcülere göre, bu plan, herkes için ekonomik, politik ve eğitimsel fırsatların genişletilmesinin yanı sıra, ABD’nin Arap dünyasında Arap devletleri ile birlikte çalışması için bir çerçeve ve mali kaynak sağlayacaktır. Koordinatörlüğünü ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Armitage yaptığı bu girişim, Dışişleri Bakanlığının Yakın Doğu İşleri Bürosu tarafından yönetilecektir. ABD ile Ürdün Krallığı arasında yapılan Serbest Ticaret Anlaşması, Fas Krallığıyla da benzer bir anlaşma yapma çalışmaları yukarıda sözü edilen politik, ekonomik ve kültürel yeniden yapılandırmanın bir öğesidir. Powell’a göre, başarılı olmaları için açık ekonomilerin açık politik sistemlere gereksinmeleri olduğundan, bölge ölçeğinde politik katılımcılığının güçlendirilmesi Ortaklık Girişiminin ikinci dayanağını oluşturmaktadır. (8)
Batı uygarlığı İslam uygarlığına ya da “uygarsızlığına” karşı!
Her bakımdan yeniden yapılandırılması savunulan bölgede yaşayan halkların dinsel eğilimine bakıldığında görülecektir ki, çok büyük bir çoğunluk İslam dinine bağlıdır. GOİ’yi , bir anlamda, “İslam Dünyası’nın anılan bölgedeki parçasının Batı uygarlığına uygun düşecek biçimde yeniden düzenlenmesi olarak görmek gerekir. ABD yönetimindeki “yeni tutucular” İslam dininin egemen din olduğu bölgelere ve ülkelere Batı müdahalesini gerekli buluyorlar. Birçok burjuva bilim insanı, düşünür, vb. bu koroya katılıyor.
“Büyük Ortadoğu” kavramının babası olan ve Ortadoğu tarihi üzerine önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul edilen tarihçi Bernard Lewis bunlardan biri. ABD dış politikasının ateşli destekçilerinden biri olan Bernard Lewis’e göre, “İslam coğrafyası” demokratikleştirilmeli ve yeniden yapılandırılmalıdır. Emperyalist politika oluşturucuları ve Bernard Lewis’e göre, askeri müdahale, diplomatik/politik baskı ve ekonomik “yardım” yoluyla bütün bir uygarlığın (İslam uygarlığı) yönü belirlenebilir. Lewis için asıl olan İslam dünyasındaki iç gelişmeler değil, İslam ile Batı’nın çatışmasıdır (9). Lewis gibilerin sahip olduğu dünya görüşüne göre, ABD, Batı ve İsrail (10) demokrasi ve bireysel özgürlükler için totaliterliğe karşı savaşım yürüttüklerine göre, onların savaşımı doğal olarak haklıdır. Bu yalnızca uygarlıklar arasında bir savaşım değil, ama uygarlık için totaliter barbarlığa karşı savaşımdır. Doğallıkla da, bu amaçlara ulaşmak için demokrasinin savunucuları zor kullanma hakkına sahiptirler ve her iki tarafın can kaybı için de Batı yaşam biçimini tehdit edenler suçlanabilirler (11). Söz konusu olan yalnızca ekonomik ve politik düşünlerin ve kurumların kabul ettirilmesi değil, değer yargıları, davranış kuralları, gelenekleri, alışkanlıkları, sanat ve estetik anlayışları, vb. ile bir bütün olarak Batı kültürünün kabul ettirilmesi, daha doğrusu dayatılmasıdır. Lewis’e göre, Batı, Müslümanları batılı olanı kabul etmeleri için cesaretlendirmelidir; ama “tercih” onlarındır. “Doğru” tercihler yapılıncaya ya da tercih yapmaya zorlayanlar tercihe zorlama güçlerini yitirinceye dek “Geniş Ortadoğu” bugünkü “Geniş Ortadoğu” olmayı sürdürecektir.
Emperyalistler cephesinde kimi tepkiler
GOİ, diğer şeylerin yanı sıra, emperyalistler arası rekabetin, dünyanın emperyalist yeniden paylaşımını gerçekleştirmenin bir aracıdır da. ABD, GOİ aracılığıyla var olan rakip emperyalist güçlerin ve potansiyel emperyalist rakiplerin bölgedeki etki alanını sınırlamak istiyor. Ne var ki, emperyalistler arası güç ilişkileri ABD’yi diğer büyük emperyalist güçlere, özellikle Almanya ve Fransa’ya, ödün vermeye ve onları da bu inisiyatife ortak etmeye zorluyor. ABD’nin bölgeye ilişkin politikası kendi emperyalist çıkarlarına zarar verdiği için Irak savaşına karşı çıkmalarının Alman ve Fransız devletlerine Arap halkları arasında belirli bir saygınlık kazandırdığı anlaşılıyor.
Avrupa Birliği Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü müdiresi Nicole Gnesotto, Fransız gazetesi Le Figaro’nun 10 Şubat 2004 tarihli sayısında ABD planlarına eleştirel yaklaşıyordu. Ona göre “Büyük Ortadoğu” Projesi üç işlevi yerine getiriyor: Amerikan stratejisinin tekleştirilmesi, bölgenin sorunlarının basitleştirilmesi ve dikkatlerin İsrail-Filistin sorunundan uzaklaştırılması. Başka biçimde konulacak olursa, Gnesotto’ya göre, Amerikan söylemi, (Irak’a karşı) savaş için öne sürülen delillerin terörizmden (kanıtlanmadı) ve kitle imha silahlarından (bulunmadı) (İslamcı) tiranlığa karşı savaş için deliller durumuna getirilmesini sağlamak zorundadır. “Çok taraflı” bir ele alıştan yana olan Gnesotto, bu arada Barselona sürecini hatırlatmaktadır. Akdeniz’in Arap ülkeleriyle 1995’te başlatılan ve ekonomik ve politik reformları amaçlayan bu süreç 2010’a doğru serbest ticaret bölgesinin oluşturulmasıyla sonuçlanmalıdır. Avrupa Birliği, hâlihazırda milyarlarca Euro’nun harcandığı bu sürecin ABD inisiyatifi tarafından zayıflatılacağından korkmaktadır (12). Bir “uzman” Fransız gazetesi Le Monde’un 27 Şubat 2004 tarihli sayısında da bunu şöyle dile getiriyor: “Korkarız ki, ABD kendi jeopolitik amacını gerçekleştirmek için bizim araçlarımızı kullanmak ve bizden onu finanse etmemizi istemektedir.” (13)
Arap dünyasında tepkiler
Söz konusu edilen bölgede GOİ’ye karşı tepki çok yönlü oldu. Böylesi bir girişimi destekleyenler olduğu gibi değişik sertlikte olmak üzere karşı çıkanlar da oldu. İkinciler çoğunluğu oluşturdular. İlerici ve devrimci politik güçler, özellikle ikinciler, ABD hegemonyasını kurmayı ya da güçlendirmeyi amaçladığını düşündükleri bu girişime sert biçimde karşı çıktılar.
Medyada gösterilen tepkileri veri olarak alırsak görürüz ki, girişim bölge halkları tarafından reddedilmektedir. ABD Dışişleri Bakanlığı Uluslararası Enformasyon Programları tarafından yapılan ve 25 Şubat 2004 ile 11 Mart 2004 arasında 22 ülkede yayınlanan 89 rapora dayanan “Büyük Ortadoğu İnisiyatifi: ‘Temel’ Reformlar Empoze Edilemez” başlıklı çözümleme de bunu kanıtlıyor. Bu çözümlemenin anahtar bulgularına göre, sağcı yazarlar ve ılımlı Araplar “Müslüman dünyayı demokratikleştirecek bu büyük planı” desteklerken, kimileri de Arap dünyasının “dıştan dayatılan” bir modeli değil, “kendi demokrasi modelini” uygulaması gerektiğini savunuyorlar. “Sertlik yanlısı” gazeteler ise girişimi ve onun “hegemonya için gizli Amerikan niyetlerini” reddediyorlar.
Mısır devletinin sahip olduğu Akhbar-al-Yawm reformlarla Filistin-İsrail anlaşmazlığının çözülmesi arasında ilişki kurulmasının reformları ertelemek ve değişimleri tamamen kesinkes olanaksız duruma getirmek olduğunu yazarken, Suriye devleti tarafından çıkarılan Tishreen gazetesi GOİ’nin “Müslüman inançları yok edeceğini” ve bölgeyi (büyük Siyonist girişim için sonuna kadar açacağını” vurguladı. Faslı ve Lübnanlı gözlemciler GOİ’nin “Arap ve İslam kültür mirasını” eritip yok etmeyi amaçladığı görüşündedirler. (14)
Bölgedeki en gerici Arap rejimleriyle işbirliği yapan ABD, bağlaşıklarını da kızdırdı. GOİ, işbirlikçi Arap devletlerinin, en azından şimdiki politik iktidar sahiplerinin çıkarları için tehlike oluşturuyor. Burjuva politik özgürlüklerin olmadığı ya da son derece sınırlı olduğu Arap devletlerinin yöneticileri, on yıllardır bağlaşıkları olan ABD’nin hegemonyasında da bile olsa bölgesel çok yönlü bir yeniden yapılanmanın kendileri için ne denli tehlikelerle dolu olduğunun bilincindeler. Bir kez başladı mı burjuva reform sürecinin nerede ve nasıl biteceği bilinemez. Demokratikleşme süreci bir yana, politik liberalleşme düşününün bile kabul edilmez olduğu bir politik coğrafyada kuşkuculuktan kızgınlığa dek uzanan bir yelpazede GOİ’ye tepki gösterilmesinde yadırganacak bir durum yok. Örneğin, reformların ülke içinden gelmesi gerektiğini ve her ülkenin kendine özgü özellikleri olduğunu belirten Mısır devlet başkanı Mübarek’e göre, bir tek modelin bütün İslam ülkelerine dayatılmasının başarı şansı yoktur. Bölgede Amerikalılara karşı daha önce görülmedik denli bir nefretin olduğunu belirten Mübarek, reformların dışarıdan dayatılmasının yapılmak istenenin tam tersine terörizmi güçlendireceğini vurgular. (15)
Ekim 2004
(1) ABD yönetimi tarafından sunulan “G-8 Büyük Ortadoğu Ortaklık Çalışma Tezi”, Londra’da çıkan günlük liberal Arap gazetesi Al-Hayat” tarafından elde edildi ve 13 Şubat 2004’te yayımlandı. Haziran 2004’te yapılan G-8 (sekiz sanayileşmiş ülke) zirvesinde “Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Girişimi” adı yerine “Geniş Ortadoğu ve Kuzey Afrika İnisiyatifi” adı kabul edildi.
(2) “Geniş Ortadoğu” 22 Arap Birliği ülkesinin yanı sıra, Türkiye, İsrail, İran, Afganistan ve Pakistan’ı içine alıyor.
(3) Sosyal-emperyalist “Sovyetler Birliği” devletinin hegemonyasındaki bloğun çöküşü, “politik Ortadoğu” coğrafyasının genişlemesinin nedenlerinden biridir. Sovyet bloğunun çöküşü Avrasya coğrafyasının yeniden büyük emperyalist savaşım alanı olarak ortaya çıkmasına da neden oldu.
(4) Söz konusu bölgeye istatistiksel bir göz atış bölgenin sahip olduğu önemi ve bölge üzerindeki emperyalist-kapitalist rekabetin nedenlerini anlamak için yeterli olacaktır. Bölgenin yüzölçümü 16.909.000 kilometrekaredir. 2001 istatistiklerine göre nüfusu 575 milyondur. Her 30 yılda ikiye katlanan bölgenin nüfusu 2030 yılında 1 milyarı bulacaktır. Varlığı saptanmış petrol rezervlerinin %65’i, Suudi Arabistan da dâhil, Körfez ülkelerinde bulunmaktadır.
(5) Bu girişim, aynı zamanda, kapitalist olarak ileri Batı toplumlarının kendilerini azgelişmiş kapitalist ülkelerden kaynaklanan sorunlara karşı koruma girişimidir de.
(6) Robert Looney, Strategic Insighst, Ağustos 2004.
(7) www.whitehouse.gov/news/releases/2003.
(8) Powell’ın The “Heritage Foundation” (Heritage Vakfı)’nda yaptığı “ABD-Ortadoğu Ortaklık Girişimi: Gelecek Yıllar İçin Umudun İnşa Edilmesi” konuşmasından, www.state.gov.
(9) Adam Sabra, What Is Wrong with What Went Wrong? (Yanlış Giden Neydide Yanlış Olan Nedir?), Adam Sabra, Western Michigan University (Batı Michigan Üniversitesi)’de Ortadoğu tarihi öğretiyor.
(10) Arap-İsrail sorunu, özel olarak anılacak olursa Filistin sorunu diye bir sorunun varlığının söz konusu bile edilmediği GOİ’nin ayrılmaz unsurlarından biri de İsrail devletinin varlığını sürdürmek, güvenliğini sağlamak ve devlet olarak onu güçlendirmektir.
(11) agy.
(12) Bush’un “Büyük Ortadoğu” Projesi, Ludo De Brabander, http://www.uitpers.be
(13) agy.
(14) www.globalsecurity.org/military/library/news
(15) agy.
BİR EMPERYALİST YENİDEN YAPILANDIRMA PROJESİ:
GENİŞ ORTADOĞU İNİSİYATİFİ (II)
“Yeni NATO”
NATO, artık eski NATO, “Soğuk Savaş” döneminin NATO’su değil. Devlet kapitalizminin niteliğini belirlediği Sovyet bloğunun çöküşünden ve Varşova Paktı’nın dağıtılışından bu yana uluslararası arenada ve bu arada NATO’da çok şey değişti. NATO, emperyalist saldırgan bir askeri-politik güç olma niteliğinin zayıflaması bir yana, daha da saldırgan ve dünya işçileri, ezilen halkları ve komünist ve demokrat-devrimci politik güçler için daha da tehlikeli bir düşman durumuna geldi. Artık “sınır tanımayan” bir NATO var bütün ülkelerin işçileri, ezilen halkları ve komünistlerinin karşısında.
Yalnızca askeri bir örgüt değil, üye devletlerarasında ekonomik, politik ve askeri ilişkileri güçlendiren bir araç da olagelen NATO, resmi belgelerinde de, artık sadece üye devletleri korumakla sınırlamıyor kendini, yeni görevler de üstleniyor. Varlığını sürdürebilmesi için, NATO’ya, üye devletlerin halklarının gözünde ve genel olarak dünya politika sahnesinde “kabul edilebilir” ve oynanabilir yeni roller aranıyor. NATO, yeni görevler üstlenmek ve yeniden yapılandırılmak zorundaydı. Aksi durumda askeri örgüt olarak gereksiz duruma gelir, politik tartışma ve düşün üretme platformuna dönüşürdü.
NATO’ya verilen yeni görevler şu başlıklar altında toplanabilir: önleyici diplomasi, kriz yönetimi, barışı koruma, kolektif güvenlik. Önderleri ve savunucuları açısından NATO’nun vurgulanması gereken yeni somut görevleri uluslararası terörizme karşı savaşım, kitle imha silahlarının ve bunları fırlatma araçlarının yayılmasının önlenmesi, insan hakları ihlallerine karşı savaşım, barışı koruma gibi görevlerdir. Artık “coğrafi sınırlar” aşılmıştır. Artık “düşman” çeşitlenmiştir ve dünyanın her yanında; ama özellikle enerji kaynaklarının bulunduğu bölgelerde (!), her an onunla karşılaşmak ve savaşmak zorunda kalmak olasıdır. Dolayısıyla her an hazır ve uyanık olmak ve hızlı müdahale güçlerini teyakkuzda tutmak zorunludur!
Yeniden yapılandırılan NATO’da silahlı kuvvetler, savunma ve caydırıcılık işlevlerini görecek istikrar güçleri ve karşılık verme ve müdahale etme işlevlerini görecek acil müdahale güçleri olarak iki kategoriye ayrılmaktadır. NATO komuta yapısında da önemli değişiklikler yapılmaktadır. İlk değişiklik, “caydırıcılığı yöneten hantal, kalabalık ve bürokratik komuta yapısından, hızlı ve esnek hareketleri yönetecek komuta yapısına geçilme”sidir. Gerekli olmadığı düşünülen “birlikler ve üsler kapatılmakta, komuta kademeleri ve mevcut komutanlıkların sayısı azaltılmaktadır. İkinci değişiklik, birliklerdeki hava, kara ve deniz komuta ayrımının kaldırılması ve “yaklaşık 9-10 bin kişiden oluşacak acil müdahale güçlerinin kara, hava, deniz birliklerini aynı anda barındırması ve bunların tek bir komutaya bağlı kılınmasıdır.” Üçüncü değişiklik, “kuvvetlerin ve komuta merkezlerinin giderek Doğuya kaymasıdır. Özellikle Orta Avrupa merkezli kuvvetler ve komutanlıklar giderek Doğu Avrupa’ya, Balkanlara ve Türkiye’ye doğru kaymaktadır.” (Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, NATO’nun Tarihi İstanbul Zirvesi ve Muhtemel Sonuçları, 2004, www.turksae.com )
NATO’nun ilgi ve etki alanı daha doğuya kayarken NATO’nun askeri caydırıcılık rolünde ve harekâtlarında da buna koşut değişiklikler olmaktadır. Yukarıda işaret edilen üçüncü değişiklik, konumuz bakımından özellikle önemlidir. Aşağıda GOİ’de Türkiye’ye biçilen ve Türkiye Cumhuriyeti’nin (T.C.) oynamaya hazır olduğu rol ele alınırken göreceğiz ki, bu değişiklik Türkiye’yi bir ön-cephe ülkesi durumuna dönüştürmektedir.
ABD Dışişleri Bakanlığının siyasi işlerden sorumlu müsteşarı olan Marc Grossman, “Yeni Yetenekler, Yeni Üyeler, Yeni İlişkiler” başlığını taşıyan ve Prag Zirvesi öncesinde ABD’nin NATO ile ilgili görüşlerini ortaya koyduğu yazısında, 1999 Stratejik Kavramı’nın tanımladığı tehditlere değindikten sonra şöyle devam eder:
“ (...) Ancak daha yapılacak çok işimiz var. 11 Eylül olayları Müttefiklerimize ve İttifakımıza yönelik tehditlerin her an ve her yönden gelebileceğini göstermiştir. NATO’nun çeşitli askeri durumlarda uzun süreli operasyonları yürütebilecek dengeli, esnek, iyi teçhiz edilmiş kuvvetleri çok kısa süre içinde konuşlandırma yeteneğine bugün her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.
“ Amerika Birleşik Devletleri’nin yanında etkin biçimde savaşabilmeleri için Avrupa kuvvetlerinin stratejik taşıma, modern hassas vuruş yeteneği ve muharebe hizmet desteği gibi yeteneklere ihtiyacı vardır (...)” (NATO Review, www.nat.int)
NATO’nun kuruluşunu “gerektiren” gerekçeler ortadan kalkmış olmasına rağmen NATO kendini dağıtmak yerine yeni “tehditler” ve düşmanlar üreterek varlığını sürdürmeye çalışıyor. “Soğuk Savaş” döneminin “düşmanı” belliydi. Bu dönem, dünya egemenliği için iki büyük emperyalist blok arasındaki emperyalist rekabet tarafından ayırt ediliyordu. Bu tarihsel koşullarda, üye devletleri rakip bloktan gelecek askeri saldırılara karşı savunma NATO politikalarının odak noktası oldu.1989’dan ve özellikle Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılışından sonra yalnızca uluslararası ilişkilerde değil, kavramlarda da büyük değişiklikler görüldü. Değişen “düşmana” koşut olarak da stratejik kavramlar da değişti. Düşman artık ideoloji olarak “komünizm” ve devlet olarak “komünist” “Sovyetler Birliği” değildi. Uluslararası terörizm, uluslararası terörizmi besleyen ve destekleyen devletler, köktendinci politik İslam, kitle imha silahları ve hatta her türlü uluslararası belirsizlikti. “Düşman” kavramı değişmiş ve genişlemişti, NATO’nun stratejik kavramı da değişmeliydi ve değişti de.
1949-1950’de geliştirilen NATO’nun ilk stratejisi (17) bölgesel savunma için geniş-ölçekli operasyonlar stratejisiydi. 1950’li yılların ortalarında “kitlesel karşılık” stratejisi geliştirildi. Bu kavram caydırıcılığa vurgu yapıyordu. 1967 yılında bu stratejinin yerini alan “esnek karşılık” stratejisi, karşı tarafın herhangi bir saldırının kabul edilemez riskler taşıdığını idrak etmesini sağlamak için oluşturulmuştu.
1991 yılının Kasım ayında Roma’da yapılan NATO toplantısında yeni uluslararası duruma uygun düşen yeni bir “Stratejik Kavram” kabul edildi. Yeni “güvenlik” sorunlarıyla başa çıkabilmesi için NATO’nun esneklik ve hareket yeteneği gibi konularda revizyondan geçmesi gerekiyordu. NATO, tarihinde ilk kez, stratejik kavramını kamuya açık tartışmaya sundu.1991 Stratejik Kavramı’nda NATO’nun temel amacının üye devletlerin güvenliğini sağlamak olduğu vurgulanırken, güvenlik kavramı bütün Avrupa’yı kapsayacak biçimde genişletildi. 1991 Stratejik Kavramı eski düşman güçlerle çatışma yerine işbirliğine vurgu yaptı.
1999 Stratejik Kavramı, NATO devletlerine göre, 1991 Stratejik Kavramının 21.yüzyılın gereklerine yanıt verecek biçimde düzenlenmesiydi. (18)
Yeni Stratejik Kavram, Avrupa’da genel bir savaş tehdidinin ortadan kalktığı yönündeki 1991 Stratejik Kavramı’nda ulaşılan sonucu doğrulamakla birlikte, NATO üyelerinin ve Avrupa-Atlantik bölgesindeki diğer devletlerin etnik çatışma, insan hakları ihlalleri, politik istikrarsızlık, ekonomik kırılganlık, terörizm, kitle imha silahları gibi diğer risk ve belirsizliklerle karşı karşıya olduklarını vurguluyordu. NATO’nun 1991 stratejisinin ayırt edici özelliği, onun güvenlik sorununa, tamamlayıcı politik ve askeri araçları içeren ve ittifakın amaçlarını benimseyen diğer devletlerle işbirliğini de vurgulayan yaklaşımıydı. Bu kapsamlı yaklaşım 1999 Stratejik Kavramı’nın merkezi bir özelliği olarak kalır ve aşağıdaki temel unsurları içerir:
- Transatlantik bağlantının korunması. Yeni Stratejik Kavram, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın güvenliğinin ayrılmaz olduğunu ve bundan dolayı da Avrupa ve Kuzey Amerika arasında güçlü ve dinamik bir ortaklığın önemli olduğunu vurgular.
- Etkili askeri yeteneklerin sürdürülmesi. Bu strateji, caydırıcılık ve kolektif savunmadan kriz durumlarında girişilecek operasyonlara kadar uzanan önceden görülebilir koşullar altında etkili olabilecek askeri yeteneklere sahip olunmasını gerektirmektedir.
- Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin NATO içinde geliştirilmesi. Bu Stratejik Kavrama göre, Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliğinin geliştirilmesi süreci NATO, Batı Avrupa Birliği (BAB) ve eğer uygun düşerse, Avrupa Birliği (AB) arasında yakın işbirliğini gerektirir. 1999 Stratejik Kavramı, diğer şeylerin yanı sıra, bu sürecin, NATO’nun askeri olarak katılmadığı durumlarda, Avrupa önderliğindeki askeri operasyonlarda ittifakın kaynak ve güçlerinin kullanıma verilmesini olanaklı kılacağını da ileri sürer. (NATO Handbook [NATO Elkitabı]: İttifakın Stratejik Kavramı, www.nato.int).
1999 Stratejik Kavramı, Rusya ve Çin gibi büyük kapitalist-emperyalist devletlerle dünya egemenliği için savaşımın yanı sıra, bağlaşık emperyalist devletlerarasındaki çelişki ve anlaşmazlıkları denetim altında tutma unsurlarını da içeriyor.
GOİ ve NATO
Kapitalist sistemin asıl olarak 1980’li yıllarla birlikte başlayan ve hem ulusötesi büyük şirketler ve sermaye grupları arası hem de devletlerarası güç ilişkilerinin yeniden kurulmasını içeren küresel yeniden yapılandırılması, 21. yüzyılın başından bu yana hız kazandı. Emperyalist paylaşım savaşımının olduğu gibi, küresel yeniden yapılandırmanın da temel alanı Avrasya’dır. İstatistiklere kısa bir göz atış gösteriyor ki, Avrasya’da, özellikle Asya’da, 2050 yılına kadar dünya nüfusunun üçte ikisi yaşıyor olacaktır. (19) Küresel üretimin ve ticaretin önemli bir bölümü bu coğrafyada gerçekleşecek ve dünya enerji gereksiniminin önemli bir bölümü buradan karşılanacaktır. Kuzey Afrika’dan Pakistan’a kadar uzanan geniş bir coğrafyanın yeniden yapılandırılması bu sürecin bir aşamasıdır ve dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin yaklaşık %70’i GOİ’nin kapsadığı ülkelerde bulunmaktadır (Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, “ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye-AB İlişkilerine Etkileri”, Mart 2004, www.turksae.com ).
Söz konusu bölgeyi yeniden yapılandırmanın temel amacı bu coğrafyadaki ülkelerin dünya kapitalist sistemiyle bütünleşmelerini hızlandırmak ve/veya en üst düzeye çıkarmaktır. Bu devasa bir girişimdir ve çok büyük ve çeşitli güç ve olanakların harekete geçirilmelerini gerektirir. Böylesi bir girişimi, ekonomik ve askeri olarak ne denli güçlü ve politik olarak ne denli etkili olursa olsun, tek bir devlet ve onun temsil ettiği sermaye grupları gerçekleştiremez.
Kapitalist-emperyalist sistemin küresel yeniden yapılandırılması sürecinin baş mimarı olarak en büyük emperyalist güç ABD, bu sürecin bir aşaması olan “Geniş Ortadoğu İnisiyatifi”ni gerçekleştirmek için, “Genişletilmiş NATO Projesi”nin uygulanmasında ve NATO’nun yeniden yapılandırılmasında başrolü oynuyor. Yeni üyelerinin birçoğunu ABD dış politikasını destekleyen devletlerin oluşturduğu 26 üyeli bir emperyalist bir örgüt durumuna gelen NATO, genel olarak küresel yeniden yapılandırma sürecinde, özel olarak da GOİ’nin gerçekleştirilmesi sürecinde ABD’nin kullanmak istediği en önemli politik-askeri araçlarından biri durumundadır. Küresel ekonomik, politik ve askeri güç ilişkilerinin yeniden yapılandırılmasında ABD NATO’ya özel bir önem ve rol veriyor. Transatlantik ittifak içinde başoyuncu olarak ABD, NATO’yu küresel bir ittifaka dönüştürmek istiyor. Marc Grossman, Washington ve New York’ta saldırıların gerçekleştirildiği 11 Eylül 2001’i kastederek “Acaba o gün NATO’nun geleceğini belirleyen gün olmuş olabilir mi?” diye soruyor (a.g.y.). 11 Eylül saldırılarından sonra, NATO’nun tarihinde ilk kez, Antlaşmanın 5. Maddesi (20) uygulamaya konuldu. NATO’nun operasyon ve kullanım alanı genişledi. ABD, böylece, hem başka devletlerin, bu arada emperyalist rakiplerinin de, askeri güçlerini kendi yayılmacı politikaları için kullanıyor, hem de uyguladığı saldırgan dış politikaya uluslararası bir örgütü kullanarak uluslararası meşruiyet kazandırmaya çalışıyor.
11 Eylül 2001 saldırıları ABD için bu bağlamda bulunmaz bir fırsat yarattı. ABD emperyalizmi bu saldırıları da gerekçe olarak kullanarak ulusal güvenlik kavramını değiştirdi ve ulusal güvenlik stratejisi belgesini yeniledi. Yeni stratejisine bağlı olarak dünyadaki tüm askeri kapasitesini yeniden yapılandırdığı Global Defense Posture (Küresel Savunma Duruşu) programını uygulamaya koydu. ABD’nin yeni güvenlik kavramına göre, yeni tehditlerin önemli bir bölümü GOİ’ye konu olan coğrafyadan kaynaklanmaktadır. Dünya ölçeğinde yedi bölgesel merkezi komutanlık kurmakta olan ABD emperyalizmi, GOİ’nin konusu olan bölgede askeri birlikler konuşlandırmayı ve var olanları genişletmeyi hedeflemektedir. Fas, Katar, Bahreyn, Irak, Gürcistan, Azerbaycan, Kırgızistan ve Afganistan birliklerin konuşlandırılacağı ülkeler arasındadır. Marc Grossman, NATO’nun geçmişte ve bugün oynadığı rolü değerlendirirken, NATO’nun, üyesi devletlerle Kafkaslar, Orta Asya, Rusya ve Ukrayna ile işbirliği bağını oluşturduğunu yazmaktadır (a.g.y.) (21)
Askeri ve politik bir örgüt olarak transatlantik emperyalist ittifakının en önemli örgütlenme biçimi olan ve savunucuları tarafından Avrupa-Atlantik bölgesinin istikrar ve güvenliğinin temel güvencesi olarak görülen NATO’nun temel işlevi, kapitalist-emperyalist sistemin, özellikle Batı Avrupa’daki kapitalist-emperyalist devletlerin, devrim ve sosyalizm tehlikesine ve dünya egemenliği için savaşımda rakip olan “Sovyet bloğuna” karşı varlıklarını sürdürmeyi güvence altına almak olmuştur. “Sovyet” bloğunun çöküşünden sonra kapitalist-emperyalist sistemi sosyalizm tehlikesine karşı koruma temel görevi değişmedi; ama yukarıda ele alındığı gibi, NATO stratejisi önemli değişikliklere uğradı. NATO, kuruluş antlaşmasına göre, kendini belirli coğrafi sınırlarla ve üyelerine yönelebilecek askeri saldırılara karşı koymakla sınırlayan eski NATO değildir artık. “Soğuk Savaş” (22) döneminin NATO’su geçmişte kaldı. “Sınır tanıyan” NATO “sınır tanımayan” NATO’ya dönüştü.
ABD’nin kapitalist-emperyalist küresel yeniden yapılandırma stratejisi, NATO’nun ABD’yle yakın işbirliği yapan ya da yapmaya eğilimli devletlerle genişletilmesini ve yeniden yapılandırılmasını gerektiriyor. ABD, NATO’yu, küresel yeniden yapılandırma sürecinin müdahale edici ve istikrarı sağlayıcı ek gücü olarak kullanma politikası izliyor. Balkanlar’da gerçekleştirilen askeri müdahaleler ve Avrupa coğrafyası dışındaki ilk askeri harekâtın gerçekleştirildiği Afganistan’da NATO’nun oynadığı rol bu politikanın uygulanma örnekleri (23). ABD, ekonomik, askeri ve politik etkisi bakımından dünyanın en büyük emperyalist devleti olmasına rağmen, tartışma konusu olan devasa bölgenin yeniden yapılandırılması ve denetim altında tutulması için gerekli güce sahip değildir. Bu nedenledir ki, bölgesel işbirlikleri ve ortaklıkların yanı sıra, NATO’ya da gereksinim duyuyor. Afganistan ve Irak’ta ABD’nin NATO’ya, “istikrar gücü” olarak, duyduğu gereksinim ortadadır.
28-29 Haziran 2004’te gerçekleşen İstanbul zirvesinde NATO’nun siyasi kanadı, Kafkasya ve Orta Asya ülkeleriyle diyalogu geliştirme yönünde yeni adımlar attı ve “ilgi yoğunlaştırdıkları” bu bölgelere özel temsilciler atandı. Askeri alanda alınan kararlardan biri de, “yeni tehditlere karşı koyabilmek, savunma alanının küresel boyuta taşınmasının gereklerini yerine getirebilmek” amacıyla NATO’nun askeri yeteneklerinin geliştirilmesi yönünde alınan karar oldu. Bu çerçevede daha esnek, süratli, yetenekli askeri birlikler kurulması gibi kararlar alındı.
NATO’nun İstanbul zirvesinde, “isteklilerin” Irak güvenlik güçlerinin eğitimine katkıda bulunmasına yeşil ışık yakıldı. Bu, İstanbul zirvesine kadar Polonya’ya “lojistik destek” veren NATO’nun “bir biçimde” Irak’a doğrudan girmesi anlamına geliyor. NATO’nun “küresel boyutunu ve hedeflerini” yansıtan konu olarak Afganistan zirveye damgasını vurdu.
GOİ ve Türkiye
Sosyal-emperyalist bloğun çöküşü, genel olarak uluslararası durumda, özel olarak da Avrasya’daki güç ilişkilerinde köklü değişimlerin yaşanmasına neden oldu. Türkiye, bu bloğun çöküşünden sonra yeniden yapılanan geniş bir coğrafyada son derece önemli jeopolitik bir konuma sahiptir. Türkiye, batısında, kuzeyinde, doğusunda ve güneyinde ani, büyük ve köklü değişimler yaşanan ve bu değişimlerden oldukça etkilenen bir ülkedir. 1945-1989 arası dönemdeki uluslararası durumdan (“Soğuk Savaş” dönemi) kaynaklanan önemi azalmakla birlikte bölgede yaşanan altüst oluş ve ABD’nin, Türkiye’nin de içinde bulunduğu, geniş bir coğrafyayı politik-ekonomik olarak yeniden yapılandırma politikası çerçevesinde Türkiye’nin stratejik önemi artmaktadır. Uluslararası politikada daha kapsamlı, çok yönlü ve aktif bir rol oynamaya başlayan T.C., potansiyel olarak, daha büyük bir rol oynayabilecek büyük bir bölgesel güçtür. Türkiye’nin birçok bölge ülkesiyle etnik, tarihsel ve ortak dini inançları da içeren geniş anlamda kültürel bağlara sahip olması, oldukça uzun sürebilecek olan bölgesel yeniden yapılandırma sürecinde, T.C.’nin, şimdi oynamakta oynadığı rolden çok daha önemli bir rol üstlenebileceğine işaret ediyor.
AB ile kurumsal ilişkiler kurma ve geliştirme var olan durumda öncelik taşımasına karşın, T.C.’nin dış politikası, uzun erimde, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde odaklanacaktır. Batı Avrupa’yla, AB üyeliği dâhil, yakın politik ilişkiler geliştirmek isteyen T.C.’nin, her şeyden önce, üzerinde örgütlendiği coğrafyasını değiştirme olanağının olmaması onu buna zorlamaktadır ve zorlayacaktır.
Yukarıda işaret edilen değişimler, coğrafi konumu ve büyük bir bölgesel güç olması, GOİ’nin yaşama geçirilmesi sürecinde, Türkiye’ye son derece önemli bir rol verilmesini gerektiriyor. T.C. Başbakanı Erdoğan, Ocak 2004’te gerçekleştirdiği ABD gezisi sırasında, ABD’nin GOİ’yi Türkiye aracılığıyla gerçekleştirmesi gerektiği mesajını verdi. ABD, gerek Küresel Savunma Duruşu programıyla ilişkili olarak gerekse GOİ çerçevesinde T.C.’den, ek ve yeni üsler kurulması, boğazların güvenliğinin ortak sağlanması, sınır ötesi askeri harekâtlar için birlik verilmesi gibi politik ve askeri istemlerde bulunmaktadır. Veriler, Erdoğan hükümetinin ABD’nin istemlerine sıcak baktığını, askeri otoritenin ise temkinli ve mesafeli yaklaştığını göstermektedir.
Yukarıda, NATO’nun ilgi ve etki alanının daha doğuya kayması nedeniyle NATO’nun askeri caydırıcılık rolünde ve harekâtlarında da buna koşut değişiklikler yapıldığına değinilmişti. ABD, AB ve NATO’nun değişen güvenlik yaklaşımları ve uygulamaları Türkiye’nin NATO içindeki konumunu yakından etkiliyor. Emperyalist devletlerin, özellikle ABD’nin, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya’yı yeni tehditler coğrafyası olarak tanımlamaları ve diğer şeyler bir yana, NATO’nun yeniden yapılandırılması ve onun GOİ’nin bir aleti olarak kullanılmak istenmesi ve kullanılıyor olması, Türkiye’yi, “eski” NATO’nun bir kanat ülkesi olma konumundan “yeni” NATO’nun bir ön cephe ülkesi konumuna getirdi. T.C.’ye verilen, askeri terimlerle, “ileri karakol” rolüdür. “NATO içinde yapılan birçok çalışma, Avrupa-Asya bölgesinde yer alan 22 sıcak noktanın 19’unun Türkiye’yi doğrudan ya da dolaylı ilgilendirdiğini gösteriyor. Bu durum hem Türkiye’ye yeni güvenlik riskleri sunuyor hem de ABD ve NATO ile stratejik bağların güçlenmesine neden oluyor.” (Serkan Demirtaş, Büyük NATO Projesi, Cumhuriyet Strateji, 5 Temmuz 2004).
Haziran 2003 tarihli NATO Savunma Planı Komitesi kararlarına göre, NATO acil müdahale kuvvetlerinin planlanan üç merkezinden biri İstanbul’dadır. İstanbul’daki 3. Kolordu, NATO görevlerinde sevk edilmeye hazır olma derecesi yüksek karargâh olarak hazırlanmaktadır (24). NATO Güney Saha Komutanlığı’nın yeniden yapılandırılması çerçevesinde Güney Bölge Hava Kuvvetleri komutanlığı İzmir’e taşınmaktadır. “Mükemmeliyet Merkezi” olarak adlandırılan uluslararası terörle mücadele birimlerinden biri Türkiye’de kurulacaktır.(Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, NATO’nun Tarihi İstanbul Zirvesi ve Muhtemel Sonuçları, www.turksae.com )
Görülüyor ki, T.C., yeniden yapılandırılan NATO’da artan bir rol üstlenmektedir. NATO’ya ve ABD’ye bağımlılığı ve işbirliği yapma gereksinimi artacak olan T.C.’nin dış politikası saldırgan ve daha yayılmacı bir nitelik kazanacaktır. Bu demektir ki, Türkiye ve Kuzey Kürdistan işçi sınıfı, Kürt ve Türk halkları ve diğer etnik gruplardan emekçiler emperyalist ve işbirlikçi yayılmacı dış politikaların artan derecede getirdiği risklerle karşı karşıya kalacaklardır.
Bazı Sonuçlar
- Emperyalist devletler ve uluslararası ve küresel kapitalist şirketler arasındaki emperyalist rekabetin ve küresel yeniden yapılandırmanın bugünkü temel alanı Avrasya’dır.
- Avrasya, aynı zamanda, kapitalist-emperyalist sisteme karşı sosyalizm savaşımının da temel alanıdır.
- Dünya ölçeğinde ekonomik güce sahip olan tek emperyalist devlet olarak ABD, dünya çapında askeri bir strateji oluşturmak zorundadır.
- ABD’nin GOİ coğrafyasındaki petrol kaynaklarına bağımlılığı azalırken, Avrupa, Japonya ve Çin’in artmaktadır. ABD, emperyalist rakiplerinin bağımlı oldukları enerji kaynaklarının denetimini eline geçirmek, var olduğu kadarıyla da bu denetimi güçlendirmek istiyor.
- Küresel politik-ekonomik ve askeri yapılandırma sürecinde ve bunun bir parçası olan GOİ aşamasında emperyalistler arası çelişkiler sertleşecektir. Devletlerin dış politikaları daha saldırgan bir karakter kazanacaktır. Emperyalist küresel ve bölgesel rekabette, rakip emperyalist bağlaşıkları ve bağlaşığı olmayan emperyalist rakipleriyle ilişkilerinde ABD emperyalizminin ve küresel ve bölgesel işbirlikçilerinin konumları güçlenecektir.
- Yeniden yapılandırma sürecinde, bugünkü olguların da gösterdikleri gibi, devletlerin iç politikaları da sertleşecektir. Sermaye birikim süreçleri için engel olarak görülen işçi sınıfı hareketinin ve özel olarak da sendikal hareketin gücü kırılmaya çalışılacaktır. Emperyalist devletlerde, örgütlü komünist güçlerin yanı sıra, kapitalist-emperyalist sisteme karşı şu ya da bu derece de karşı çıkan diğer politik güçler ezilecek veya bu güçlerin etkisi en aza indirilmeye çalışılacaktır. Tekil ülkelerde ve genel olarak GOİ coğrafyasında yakın bir devrim ve sosyalizm tehlikesi yok; ama ülkesel ve bölgesel toplumsal krizlere yol açabilecek ülkesel, bölgesel ve uluslararası bir ortam var. İç muhalefet bastırılmadan, işçi ve genel halk hareketleri denetim altına alınmadan, demokrat-devrimciler ve bilimsel-sosyalizmi savunan politik güçler politik ve askeri olarak ezilmeden GOİ’nin ABD’nin istediği sonuçları vermesi olanaklı değildir.
- NATO’ya yeni görevler verilmemiş ve örgütsel yeniden yapılandırılma yapılmamış olsaydı bu, etkili bir askeri örgüt olarak, NATO’nun sonu olurdu. Bu tehlike, özellikle ABD tarafından, NATO’ya küresel bir örgüt karakteri kazandırma politikası izlenmesinin nedenlerinden biridir.
- NATO, küresel kapitalist birikim süreçlerine yönelik tehdit ve tehlikeleri önlemek veya ortadan kaldırmak için daha saldırgan olarak kullanılacaktır.
- Yeniden yapılandırılan NATO, ABD’nin bağlaşıklarını denetim altında tutmasının da bir aracıdır. ABD, NATO içindeki bağlaşıklarının merkezkaç eğilimlerini ve askeri yeteneklerini denetim altında tutmaya çalışırken, kendi küresel askeri yeteneklerini ve olanaklarını olabildiğince genişletmeye çalışıyor. AB’nin küresel ölçekte bağımsız bir askeri rol oynayabilecek bağımsız askeri yeteneklere sahip olmasını istemeyen ABD, eğer böyle bir rol oynayacaksa, AB’nin bu rolü NATO çerçevesinde oynaması politikasını izlemektedir. Böylece, karar alma süreçlerinde ve silahlı güçlerin kullanımında belirleyici söz sahibi olarak kalabilsin. ABD açısından AB’nin ya da Batı Avrupa Birliği (BAB)’nin NATO’nun seçeneği olması kabul edilemez.
- ABD’nin GOİ coğrafyasına ilişkin dış politikası, bu bölgedeki devletlerde burjuva anlamda politik olarak demokratikleşmeyi değil, kontrollü bir biçimde politik liberalizmi gerçekleştirmeyi ya da belirli bir ölçüde politik çoğulculuğa geçişi amaçlıyor. ABD, bölge halklarında, kendisiyle işbirliği yapan egemen politik güçlere karşı başkaldırı arzusu ve eğiliminin ortadan kalktığı ya da kendi çıkarları ve işbirlikçilerinin politik iktidarları için en az tehlike oluşturabilecek politik bir ortamı yaratmak istiyor. ABD, kısa ve orta erimde bu politikasını gerçekleştiremez.
- T.C.’nin dış politikası, uzun erimde, AB’yle ilişkiler üzerinde değil, Balkanlar, Ortadoğu, Kafkasya ve Orta Asya üzerinde odaklanacaktır.
- T.C. Avrasya’nın genel olarak yeniden yapılandırılmasında, özel olarak da GOİ coğrafyasında bugün oynadığından çok daha önemli bir rol oynayacaktır. O, bölgesel bir başoyuncudur.
Şubat 2005
(16) Alışılagelmişin tersine “yapılanma” yerine “yapılandırma” kavramını kullanıyorum; çünkü söz konusu olan bilinçli-planlı olarak başlatılan ve yaşanan bir süreçtir.
(17) “The Strategic Concept for the Defence of the North Atlantic Area” (“Kuzey Atlantik Bölgesinin Savunması İçin Stratejik Kavram”).
(18) Bu arada Macaristan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nin de üye olmalarıyla NATO genişlemişti.
(19) Çin ve Hindistan’ın bugünkü nüfuslarının toplamı 2 milyar 300 milyon dolayındadır.
(20) Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. Maddesine göre, taraflar, Kuzey Amerika’da veya Avrupa’da içlerinden bir veya daha çoğuna yöneltilecek silahlı bir saldırıyı hepsine yöneltilmiş bir saldırı olarak değerlendirecekler ve saldırıya uğrayan taraf ya da taraflara yardımcı olacaklardır.
(21) “Yeni NATO” ve GOİ, diğer şeylerin yanı sıra, Rusya’yı kuşatma ve Çin devletini frenleme amaçlarını taşıyor.
(22) “Soğuk Savaş” kavramı son derece aldatıcı bir kavramdır. Büyük emperyalist devletlerarasında dolaysız savaş olmaması anlamında bir “barış”tan söz edilebilir. Ancak, bu durum 1945 sonrası dönemin barış dönemi olduğu saptamasını haklı çıkarmaz. İkinci Dünya Savaşı sonrası yaşanan yerel, bölgesel ve iç savaşların büyük bir çoğunluğu ya dolaysız olarak ya da dolaylı olarak dünyanın emperyalist yeniden paylaşımı için yürütülen savaşımın biçimleri oldu. Emperyalist güçler, gerek kendi silahlı kuvvetlerini kullanarak gerekse işbirlikçi sınıf ve sınıf katmaların yönettikleri işbirlikçi devletler ve politik-askeri güçler aracılığıyla emperyalist rekabet savaşımını sürdüre gelmişlerdir.
(23) Afganistan örneği, diğer şeylerin yanı sıra, Alman emperyalizminin uluslararası düzlemde açık askeri rol üstlenmesinin de örneği oldu. Aynı durum Japonya için Irak’a askeri müdahalede çerçevesinde görülüyor.
(24) Diğer iki merkez İtalya ve İspanya’da kurulacaktır.

